21 Ağustos 2012 Salı

Mucize vardır görüşü

REEL DÜNYAMIZDA MUCİZENİN YERİ


Mucize konusu gerek Batıda,[1] gerekse İslam dünyasında geçmişte olduğu gibi günümüzde de üzerinde çokça tartışılan konuların başında gelir. Müslümanlar arasında, mucize algısına yönelik tabiatçı pozitivizme gereğinden fazla prim verildiğini düşündüğümüzden dolayı,[2] öncelikli olarak konunun sağlam bir zeminde ele alınmasını sağlayacak bir girişe gerek olduğu kanısındayız.
Mucize, peygamberlik iddiasında bulunan bir zatın, peygamberliğini tasdik amacına yönelik olan ve kendi davasından daha önce meydana gelmemiş olan? olağanüstü olay demektir.[3] Peygamberler, ne zaman kendilerinin Allah tarafından gönderilen elçiler olduğunu ilan etseler, o zaman insanlar kendilerine hitaben şöyle demişlerdir: Mademki sen, Allah’ın peygamberi olduğunu iddia ediyorsun, o zaman öyle bir marifet göstermeli ve öyle bir iş becermelisin ki, normal insanlar onu yapamasın ya da doğa kanunlarına tam aykırı olsun. İşte böylece Allah’ın seni seçmesi ve insanları hidayete çağırmakla vazifelendirmesi kendiliğinden ispatlanmış olacaktır.  Bu tür istekler üzerine peygamberler mucizeler göstermişler, deliller sunmuşlardır.[4]

Zaman içerisinde, kimileri direk mucizeyi tekzip ve inkâr etme yolunu tercih etmişler, kimileri ise tevil yolunu seçerek demişlerdir ki, Kur’an’ın ve daha önceki din kitaplarının verdiği bu bilgiler doğrudur, fakat manası herkesin zahiren anladığı gibi değildir, bunlar kinayeli ve temsili, diğer bir deyişle remzi/işari birtakım manalar ifade ederler.[5] 

Hâlbuki tevil de esas itibariyle, tabiat fikrine saplanarak mucizeleri kabullenememek ve bunların doğa kanunlarına göre meydana gelen sıradan olaylar olduğunu ispatlamaya çalışmaktır.[6]
Mucize konusunun doğru bir zeminde, sağduyu ile anlaşılabilmesi için şu iki soruya cevap vermek ve çözüm üretmek gerekir.

1. Yüce Allah, içinde bulunduğumuz kâinatın kaide ve kanunlarını belirledikten sonra, işi terkedip hiçbir zaman bu kâinat mekanizmasına müdahale etmeme kararı mı almıştır, yoksa saltanatının idaresini her an elinde bulundurup istediği zaman, insana, diğer yaratıklara ve eşyalara dilediği şekli verebilmekte midir?(ELEŞTİRİ: Müdahale illede Mucize tarzında olur anlayışı yanlıştır. Kehf suresindeki müdahaleleri hatırlayalım, tamamı sünnetullah çerçevesinde gerçekleşiyor. Şimdi mucize gibi görünen müdahalelerin aslında sünnettullah çerçevesinde gelişip, farklı bir dille anlatılıp anlatılmadığını düşünülmeli derim.)

2. Haber-i sadık ve bir tevatür ile bize ulaşan, rivayeti sabit olan bir nakli delil karşısında aklın ve dirayetin yeri nedir? (ELEŞTİRİ: Aklın ve dirayetin yeri akıl ve dirayet gereğidir,  insan olmanın gereğidir ki akıl ve dirayet sadece insanda var, yani NORMal olanı bu, farklı bir davranış  ANORMAL, yani Haber-i sadık NE KADAR SADIK bu konuda  şüphe etmemiz gerekiyor, tabi aklımızdan şüphe etmiyorsak, bu konularda TEVATÜR kavramı ne kadar geçerlidir, bunun üzerinde düşünülmeli, Akıl ve dirayet İnsan olmanın, Kuranın ve Akletmezmisiniz, düşünmezmisiniz, Allahın sünnetinde bir değişiklik bulamazsınız,..... ibarelerinin gereğidir derim)

Birinci soruyu ele alalım. Buna göre acaba Allah, kâinatın kaide ve kanunlarını hiç değişmeyecek ve kendisi de bu düzene hiç müdahale etmeyecek şekilde mi programlamıştır, (EVET) yoksa saltanatının idaresini her an elinde bulundurup istediği zaman, dilediği değişikliği ve yaratmayı yapmakta mıdır? (ÖYLE MÜDAHALE EDERKİ BU SÜNNETTULLAH ÇERÇEVESİNDE GERÇEKLEŞİR, BAKINIZ KEHF SURESİ) Gayet doğaldır ki, eğer bir kişi, örneğin, yılanların nasıl doğduğunu ve yaşadığını biliyor ve bu usul ve yöntemlerin dışında Allah’ın yılanları başka türlü meydana getirip yaşatmayacağına inanıyorsa, o zaman bu kişi, kendisine bir asanın yere atılınca yılan olduğunu, kaldırılınca tekrar eski haline döndüğünü anlatan bir başka kişiyi mutlaka yalanlayacaktır. Fakat eğer bir insan, Allah’ın her şeye kadir olduğuna, istediği maddeye hayat verebileceğine ve emriyle bir asanın yılan olabileceğine inanıyor ise, onun için bu tür hadiseler ve kıssalar gerçeğe ve akla uygun olacaktır. Bu insan için bir asanın yılan olması, yumurtalardan civciv çıkması kadar tabii ve olağandır. Aradaki fark sadece şudur: İlk hadise peygamberler tarihinde sadece üç defa[7] meydana gelmiştir, hâlbuki ikinci hadise her gün gözümüzün önünde cereyan etmektedir.(İLK HADİSE SADECE BİR ANLATIM TARZIDIR, ZİRA ALLAHIN SÜNNETİNDE BİR DEĞİŞİKLİK DE BULAMAYACAĞIZ)

“Göklerde ve yerde bulunanlar, O’ndan isterler. O, her gün yeni bir iştedir.”[8] ayet-i kerimesi, Yüce Allah’ın kainatı ve içindekileri programladıktan sonra kendi hallerine terk etmediğini, aksine istediği zaman dilediğini yaptığını, her an nicelerini yok edip nicelerini var ettiğini, bazı halleri giderip bazılarını getirdiğini ifade eder. Demek ki, Yaratıcı’nın kâinatla olan ilişkisi süreklidir. “(BUNLAR YARATMANIN VE VAR ETMENİN MUCİZE TARZINDA OLMASI GEREKTİĞİNİ AÇIKLAMIYOR, BUNLAR SÜNNETULLAH ÇERÇEVESİNDE DE GERÇEKLEŞTİRİLEBİLİR Kİ, HADİ DEMAGOJİMİZİ DE YAPALIM ALLAH DİLERSE HER ŞEYE SÜNNETULLAH ÇERÇEVESİNDE MÜDAHALE EDEBİLİR, ONUN İÇİN İLLEDE MUCİZE TARZI MÜDAHALE BİR ZORUNLULUK DEĞİLDİR)...Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti sadece Allah’a aittir. O, dilediğini yaratır. Allah, her şeye kadirdir.”[9] Bu ayet-i kerime de açıkça şunları ifade ediyor: Allah, neyi diler ve nasıl dilerse öyle yaratır.[10] Dilerse başlangıçta göklerin ve yerin sahasını ve basit şeyleri yarattığı gibi bir aslî madde olmadan da yaratır. Dilerse bunların aralarındaki mahlûkları yarattığı gibi bir asıldan yaratır. (BU DEMAGOJİYİ BEN DAHA ÖNCE YAPTIM, YANİ ALLAHIN YAPABİLME GÜCÜYLE BİR YERE VARAMAYIZ) Bunu da ya başlangıç olarak topraktan bitkileri, hayvanları ve Âdem’i yarattığı gibi dilerse cinsin zıddı olan bir asıldan inşa eder veya dilerse aynı cins bir asıldan yapar. Bunu da dilerse bir erkekten dişi yaratmak suretiyle çeşitlendirir, nitekim Âdem’den Havva’yı böyle yaratmıştır. Dilerse, baba olmaksızın bir dişiden erkek çıkarmak suretiyle çeşitlendirir, nasıl ki İsa’yı da böyle yaratmıştır. Dilerse hem erkek, hem dişiden yaratır ki, diğer insanları da böyle yaratmış ve yaratmaktadır. Dilerse çok yaratır, dilerse nadir ve benzersiz yaratır. Çünkü o Allah’tır. Her şeye tam kudretle kadirdir, kudreti hiçbir şekilde kayıt ve tahdide tabi değildir. (ALLAHIN SÜNNETİNDE BİR DEĞİŞİKLİK BULAMAZSINIZ BİR KAYIT VEYA TAHDİD OLARAK ALGILANABİLİR Mİ? DEĞİLSE NASIL ALGILAMALIYIZ)Onun kudretinin hiçbir sınırı olmadığından dilediği şeyi, dilediği şekilde yaratır...[11]

İkinci soruyu hatırlayalım. Haber-i sadık ve bir tevatür ile bize ulaşan, rivayeti sabit olan bir nakli delil karşısında aklın ve dirayetin yeri ne olmalıdır? Hiç şüphesiz ki, nakli anlayacak olan da akıldır. Bundan dolayı akıl ve dirayet gözardı edildiği zaman ortada ne akıl kalır, ne de nakil. Ancak aynı şiddette unutmamak gerekir ki, akıl gerçek bilginin yaratıcısı değil, alıcısı ve kabul edicisidir. (BURADA ŞÖYLE BİR İTİRAZ GERÇEKLEŞTİREBİLİRİZ, BİZ ATALARIMIZIN DİNİNDEMİYİZ? YOKSA AKLIMIZ VE VİCDANIMIZ İSLAMA ISINDI, EVET BU HAK DİNDİR DEDİĞİMİZ İÇİN Mİ? YANİ BİLGİNİN  KABULÜDE AKIL VE VİCDAN SÜZGECİNE BAĞLIDIR.)Bunun içindir ki, ilmin konusu soyut düşünceden ziyade olaylar ve onlarla ilgili haberlerdir. Nakle dayanan bilgi de işte o edinilen haberler cümlesindendir. Bu da akla, bilmediği ve görmediği şeylerin yeniden yeniye bir akışıdır. (BENCE TARİHTE DE HİÇ OLMADI AMA BİR MUCİZE OLSAYDI, GÖRSEYDİK AKLIN VE VİCDANIN KABUL ETMEDİĞİNİ AKLIMIZ ACİZ KALDIĞI İÇİN KABUL EDEBİLİRDİK, ANCAK BİZ BÖYLE BİR MUCİZEYİ GÖRMEDİK, O HALDE BİZE KALAN AKLIMIZA VE VİCDANIMIZA SESLENİP SESLENMEDİĞİDİR. DERİM, ZATEN MUCİZENİN MANTIĞI DA ŞU OLMALIDIR AKIL VE VİCDANIN KABUL ETMEDİĞİNİ AKLI ACİZ BIRAKTIRARAK KABUL ETTİRMEK???? ŞİMDİ DÜŞÜNELİM İNANDIĞIMIZ DİN AKLA, MANTIĞA VE VİCDANA AYKIRI MI?)

Bazı şeyler mümkün olduğu halde nadiren meydana gelir, bir sayı ve grup oluşturmaz. Diğer birçok şeyler de mümkün ve sürekli olur. İlmin başarılı olduğu alan da ikinci alandır. Ancak böyle sürekli ve düzenli olayların bulunması, mutad olmayan nadir olayların inkârını gerektirmez, inkâra hak kazandırmaz. Öyleyse akıl, gerçekten olmuş bir haberle karşı karşıya kaldığı zaman, dirayet açısından önce o haberin sıhhat ve değerini tespit ettikten sonra şunu dikkate almak zorundadır: Nakledilen haber, basit ve adetlere uygun açıdan mı söz konusu ediliyor, yoksa adetlerin ve alışılmışın aksine bir açıdan mı söz konusu ediliyor? Eğer sıradan olmak üzere naklediliyorsa bunda aklın dirayet açısından görevi, onun mümkün olup olmadığını araştırmak ve kendi açısından geçerli olan genel ölçüye vurmaktır. Ancak eğer nakil, haberi/olayı olağanüstü (sıradışı) olmak üzere kaydediyor ve ilan ediyorsa o zaman dirayetin görevi, onu başka olaylara irca ve tatbik etmek değil, o şeyi kendisiyle mukayese ederek onun mümkün olup olmadığını düşünmek ve kendi özünde bir çelişkiyi içerip içermediğini aramaktır. Çelişki bulunmadığı takdirde inkâr veya tevile gitmeden, onu nadir ve garip bir olay olarak kabullenmek ve kaydetmektir.(AKLA VE BİLİME AYKIRI GÖRÜNTÜLÜLERİN SERGİLENDİĞİ SİHİRBAZLIK GÖSTERİLERİNE İNANMIYOR, BUNUN ARKASINDA BİR ŞEYLER ARIYORUZ, KURAN KISSALARINDA DA BUNU YAPMAK AKLIN GEREĞİDİR, YORUM, SEMBOLİZE, VS VS) .

Özellikle nakle dayanan ilimlerin bir vazifesi de bu gibi nadir ve özel olayları yitirmeden gelecek nesillere haber vermektir. İşte ilahi kitaplar bizi, bunların en sabit ve kesin olanlarından haberdar ederek fikirlerimizi boğan tabiat çemberinden kurtarır. (AKIL BİZİ BOĞMAZ, AMA AKLA, MANTIĞA, VİCDANA AYKIRI KABULLER BİZE BOĞAR) Müspet ilim, münferit ve nadir olan vakaları inkâr etmez, fakat onun asıl amacı genelleme yapmak olduğundan, genelde tekrar eden normal vakaları izler ve onların ortak özelliklerini tanımaya çalışır, ortak karakterlerini bulup kaydeder. Bunun için mesela, tabiat kanunlarının dışında münferit ve nadir vakalar olmaz veya olamaz demek, her şeyden önce ilmî anlayışa ters düşmektir. ( OLUYORSA, O HALDE BUNUN BİR SEBEBİ VARDIR, BİLİM BUNU SÖYLER, ÖZEL ŞARTLARDA ÖZEL İSTİSNA SONUÇLAR ORTAYA ÇIKABİLİR), Bir kısım yazarların edebiyat adına uydurdukları romanları, hikâyeleri, hayal ve yalanları tarih kılığına sokmaları ve bazılarının da rivayetin sıhhatini dikkate almaksızın her işittiği garip ve acayip şeyi tarih namına kaydetmeleri ve nakletmeleri nasıl ki yanlışsa, zamanımızda olduğu gibi bazılarının da tarih açısından sağlam ve sıhhatli haberlerle gelen garip ve harika olayları, şimdiki zamanda ve müspet ilimlerde benzerine rastlanmıyor diye toptan red ve inkâr etmeleri aynı şekilde yanlıştır.(AKLA,MANTIĞA,BİLİME AYKIRI BİR ŞEYİ RED ETMEK NEYE GÖRE YANLIŞTIR? AKLA GÖREMİ? BİLİME GÖREMİ? MANTIĞA GÖREMİ? )

Özellikle tabiatçı filozoflar, olağanüstülüklerin meydana gelebileceğine ihtimal vermezler ve imkânını inkâr ederler. Derler ki, örneğin asanın yılana dönüşmesini caiz görmek, müspet ilimden gereklilik prensibinin ortadan kalkmasına sebep olur. Çünkü küçük bir asadan kocaman bir yılanın doğduğunu kabul ettiğimiz zaman, bir saman çöpünden veya bir arpa tanesinden bir delikanlı insanın doğabileceğini de kabul etmiş oluruz. Bu kabul edildiği takdirde, şimdi gözlerimizle gördüğümüz şu insanın da anasız-babasız olarak şu anda birdenbire meydana geliverdiğini de caiz görmüş oluruz. Böyle bir anlayışı kabul etmemiz, dağların altına, deniz sularının kana, çöplükteki toprağın una, evdeki unun tuza dönüşmesini de caiz görmemiz anlamına gelir. Böyle bir kabul ise, zaruri olan ilimleri iptal edip geçersiz kılar, insan aklının safsataya düşmesini gerektirir ki, bu kesinlikle batıldır, yanlıştır.(DOĞRU SÖZE NE DENİR, AKSİ HALDE SAÇMA SAPAN BİR DÜNYADA YAŞAMAK ZORUNDA KALIRDIK DİYEMİYORUM, HER HALDE BAĞLANTILARINI KURAMADIĞIMIZ BİR DÜNYADA İNSANIN YAŞAMASI MUHAL OLURDU) [12]

Hâlbuki bu iddialar, tabiatçı filozofların mesleğinde daha çok gündeme gelir. Eski ve yeni bazı tabiatçılar, kâinatın kendiliğinden ve bir tesadüf eseri olarak meydana geldiğini varsayarlar. (BURASI BİZİ İLGİLENDİRMEZ) Sonra işin garibi odur ki, varlığın esas itibariyle tesadüfen ve kendi kendine meydana geldiğini varsayan bu kimseler, şüpheden korunmak iddiasıyla bazı şeylerin imkânsızlığından söz ederler, bunu da tabii ilimlerin gereği gibi gösterirler. Oysa varlıkların etkensiz ve yaratıcısız kendi kendine, tesadüfen meydana gelivermesi caiz görülünce, bir insanın kendi kendine anasız-babasız olarak meydana gelemeyeceği, dağların altına, denizlerin kana, toprakların una, unun tuza dönüşüvermeyeceği nasıl sağlanabilir? Çünkü bazı şeylerin kendi kendine ve herhangi bir etken olmaksızın, tesadüfen meydana geldiğini caiz görmek, başkalarının da etken olmaksızın meydana gelmesini caiz görmekten farklı değildir.

            Şu bilinmelidir ki, olağandışı olayların ve mucizelerin meydana gelişi, göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin ilk yaratılışından ve sonra bunların yıkılıp yok oluşundan daha garip ve daha acayip şeyler değildir. Olağandışılığı veya mucizeyi caiz görmek, sofistlik ve şüphecilik olur demek bir demagojidir. Bizim, olağanüstü şeylerden bazılarının meydana gelmeyişine, örneğin dün gördüğümüz bir dağın bugün altın oluvermediğine hükmetmemiz, o dağın haddizatında altın olma imkânına aykırı değildir.[13] ( O HALDE AKLI İNKAR ETMELİYİZ, O HALDE MANTIĞI İNKAR ETMELİYİZ, O HALDE BİLİMİ İNKAR ETMELİYİZ) Nitekim elle tutulan belli bir cismin, belli bir durumda bulunduğunu görür, onun varlığına kesin olarak hükmederiz. Bununla beraber o cismin orada olmayıp, yerinde başka bir cismin bulunduğunu düşünmemize onun durumu engel teşkil etmez. (NASIL YANİ? ACABA KASABIN KESTİĞİ KOYUN ETİMİ? KENDİ KOLUMU? ŞİMDİ KASAP NE YAPACAK? AKLIMA DAHA ACAİP ÖRNEKLER DE GELDİ DE NEYSE) Gerçekten de o cismin hem orada olduğu kesin bilgimiz içindedir, hem de orada bulunmamasının aslında mümkün olduğu yine kesin bilgimiz içindedir. Ne kesin olay aksinin imkânını ortadan kaldırır, ne de aksinin imkânı bizim gözlemimizi ve olayı ihlal edecek bir şüpheyi gerektirir. (YA ALLAH BİSMİLLAH KESELİM BAKALIM YA ETTİR YA KOLUMDUR, ŞİMDİ ORTAYA ÇIKAR ) Şu halde duyularımızda olduğu gibi adet bakımından da biz, bir şeyin varlığına kesin gözüyle bakarız, bununla beraber o şeyin aksi dahi her zaman için mümkün olur. Mesela, âdete göre biz kesinlikle biliriz ki, yılan yılandan olur ve belli bir süre içinde olur. Fakat bizim bu kesin bilgimiz, yeryüzündeki ilk yaratılış olayında olduğu gibi, yılanın diğer bir şeyden meydana gelmesine[14] veya birdenbire yaratılıvermesi imkânına aykırı olmaz. Birincisini vakî, ikincisini ise mümkün bilmek gerekir.(İLK YARATILIŞ SONRAKİLERE DELİL OLAMAZ, NE ALAKASI VAR, YANİ BİR ŞEYİN ANİDEN VAR OLABİLECEĞİNE İNANALIM MI? MESELA BİR BAKIYORUZ EVİN ÖNÜNDE ARABAMIZ YOK, OĞLUMUZ YOK EEEE BİRDEN BİRE VAR OLAN BİR DÜNYADA BİRDEN BİRE YOK OLUVERMEYEDE İNANMALIYIZ, mümkün bilmek gerekir.ARKASINI HİÇ ARAMAYACAKMIYIZ? YADA EVİN ÖNÜNDE BİR ARABA, ACABA ALLAH BİZİM İÇİN Mİ YARATTI Kİ mümkün bilmek gerekir.HADİ ŞÖYLE Bİ GEZELİM Mİ DİYECEĞİZ?)

            Şu da unutulmamalıdır ki, âlemde mucize dahi her zaman olagelmiş bir adet hükmündedir. (HİÇ OLMAMIŞ) Her zaman, her asırda harikulade yaratılışlar ve olaylar bulunagelmiştir. (OLABİLİR)Akıl ve insaf sahiplerinin bunları inkâr etmesine imkân yoktur. Gerçekten de kâinattaki olaylar, birbirine zıt iki cins oluşların dengesine bağlı olarak mülahaza edilebilir. Bunlardan birisi olumluların uyumu, diğeri de olumsuzların uyumudur ki, herhangi bir şeyi bilmek bu iki uyumdan onun hissesine düşeni tayin etmek, yani olumlu ve uygun özellikleri benzerlerine eklemek, olumsuz ve aykırı özellikleri de diğerlerinden ayırdetmektir. “Eşya ancak zıttı ile bilinir” kaidesini de hatırlatan bu fiili durum bize gösteriyor ki, kâinatta bir tek değil, çok sayıda değişik adetler ve tabiatlar bulunmaktadır. (YANİ OKULLARDA BİR DE FİZİK VE KİMYA KURALLARININ TAM ZIDDINIDA ÖĞRETELİM Mİ? MESELA BUZDOLABINA KONULAN SU BUHARLAŞADA BİLİR, MESELA ATEŞE KONULAN SU DONABİLİR, İŞİMİZ TESADÜFLERE KALDI, Aklıma İbrahim peygamber kıssası geldi) Bunlardan birinin mümkün olduğunu bilmemiz, diğerinin vaki olduğunu bilmemizi engellemez.(ENGELLEMEZ)

            İşte peygamberlerin ‘mucize’ denilen alâmet-i farikaları, onları başkalarından ayırdettiren ve davalarını tasdik ettirmeyi amaçlayan ayırıcı özelliklerindendir ki, bunlar da âlemde farklı ve üstün olma özelliğine sahip ayrıcalıklı bir ilahi adet ve gelenektir. (KURANDA TAM TERSİ BİR PEYGAMBER ANLATILIYOR, ARKADAŞINIZ, BENDE SİZİN GİBİ BİR İNSANIM, KURU ET YİYEN KADININ OĞLU, BEN GAYBI BİLMEM, ....YANİ BİZİM GİBİ) İnsan, varlıkların sınıflandırılmasında ‘canlılar’ sınıfını teşkil eden olumlu uyumlar içinde bir tür iken, ayrıcalıklı olduğu aykırılık olayları açısından bakıldığında nasıl ki canlılar sınıfının bir harikasını meydana getiriyor ise, peygamberlik olayları da insan türü denilen olumlu uyumlar içinde böyle bir harikalık teşkil etmektedir. Bu olayların meydana gelişleri ise, olağanlık fikri ve kıyas yolu ile anlaşılamaz, ancak bizzat gözlem veya sadık haber ile bilinebilir. Örneğin, telgraf ve telefon keşfedilmeden önce, batıdaki bir adamın doğudaki biriyle bir-iki saniye içinde haberleşebileceğini soyut akıl ve kıyas ile tayin etmek mümkün olamazdı.(TELGRAF VE TELEFONUN BİLİNMEDİĞİ DEVİRLERDE BUNU İNKAR ETMEK AKLIN GEREĞİ VE GÖREVİDİR) Fakat adet olmayan böyle bir şeyin imkânına aklın ve ilmin cevaz vermeyeceğini iddia etmek, akıl ve ilim adına bir iftira olurdu. (O ZAMAN AKLIN VE BİLMİN HER SUNUSU BİRER İFTİRADIR, İFTİRA OLDUĞUNU DA SUNMASI BİR İFTİRADIR, İFTİRA OLMADIĞINI SUNMASI DA BİR İFTİRADIR, İFTİRA OLMASIDA BİR İFTİRADIR, OLMAMASI DA BİR İFTİRADIR,....VS VS) Çünkü bunun olabileceğini varsaymak ve mümkün görmek hiçbir çelişkiyi gerektirmez.(BU İDDİANN BİZZAT KENDİSİ  AKLIN VE BİLMİN GEREĞİ İSE GEREKTİRMEMESİ DE BİR İFTİRADIR, GEREKTİRMESİ DE BİR İFTİRADIR, ÇELİŞKİ DE BİR İFTİRADIR, ÇELİŞKİSİZLİK DE BİR İFTİRADIR.. VS VS )

            Bütün bilgiyi yalnızca aklî kıyas ile sınırlandırmak, aklın kabiliyet ve görevlerini unutup aklî kıyas ile şimdiki zamandan ileriye doğru kesin hükümler çıkarmaya çalışmak nasıl bir haksızlık ise, aynı şekilde şimdiki zamandan geçmiş zamana doğru kesin hükümler çıkarmak ondan daha büyük bir haksızlıktır. İşte zamanımızda bulunanların “biz her bakımdan eski insanlardan daha gelişmiş durumdayız ve daha yükseğiz, öyleyse bizim ilim ve irademizin yapamadığı bir şeyi onların yapmasına imkân olmadığı kesindir” türünden bir kişisel kıyasla hüküm çıkarmaya ve semavi kitapların ayetleri ve ümmetlerin tevatürleri ile nakledilegelen eşsiz ve benzersiz olayları inkâr etmeleri veya tevile sapmaları, ilme ve insanlığın gelişmesine zarar veren bir zorbalıktan başka bir şey değildir. Zira birer prensip olarak ele alınan çeşitli ve değişik oluşlardan her birinin, daha önce benzeri görülmemiş bir yaratılış veya bir değişme harikasıyla başlayageldiği ve bütün tekâmül aşamalarının da hep böyle bir özel harika oluşla meydana geldiği unutulmamalıdır. Fark, yaratılışın veya değişikliğin hızında ve süresinde bazı derece farklarının olmasıdır. Örneğin, bir asanın zaman aşımı ile çürüyüp kömür olarak uzviyet değiştirmesi olağan olduğu ve bu olayda hiçbir çelişki bulunmadığı gibi aynı hadisenin birdenbire ve daha büyük ölçüde olabileceğini tasavvur etmekte ve böyle bir olayı gözlem veya haber vermekte hiçbir çelişki yoktur.(MESELA BİRİ BİZE SENİN EMANET VERDİĞİN KAZAN DOĞURDU DERSE İNANMALIYIZ, ÖLDÜ GÖMDÜK DERSE YİNE İNANMALIYIZ, BUNDA BİR ÇELİŞKİ YOKTUR, GERÇEKTEN YOKMUDUR??? BUNLAR UYGULANABİLİR BİLGİLERMİDİR? BURADAKİ ÇELİŞKİNİN BÜYÜĞÜ AKLA AKILDIŞILIĞI KABUL ETTİRME ÇABASI, BUNU KABUL ETMİŞ BİR AKLA ARTIK AKIL DİYEBİLİRMİYİZ? BÖYLE BİR AKIL İÇİN ÇELİŞKİ YADA ONAYLAMA DİYE BİR ŞEY OLABİLİR Mİ?)

(AŞAĞIDAKİLER YUKARIDARİLERİN İNKARI OLMUYOR MU?)
            Şüphe yok ki, insanın bütün ümit ve beklentisini mucizelere bağlayıp da yaratılıştaki normal akışı ihmal etmesi ve uzun bir tarihin sonucu olan bilimsel gözlem ve deneylerin ortaya koyduğu sonuçları hiçe sayarak, çalışıp elde etmenin, üretmenin, bilgi ve iradenin, eğitimin ve özel teşebbüsün faydalarını, icaplarını hesaba katmadan, yaratılışta mevcut olan hazineleri işleterek yararlanmaya çalışmayıp da sırf gökten inecek bir sofra bekleyip durması, kısacası Allah’a yalnızca mucizeler ve harika olaylar açısından tevekkül edip bel bağlaması, normal adet ve mantık açısından tevekkül etmemesi doğru yoldan ayrılmaktır. Bunun için Kur’an, dikkatleri harika olaylardan ziyade, normal olarak cereyan eden sünnet ve adetlere, kanun ve kurallara, şeriat ve ilkelere doğru çekmiştir. Fakat aynı zamanda adetler ve sünnetler karşısında harikaların, genel ve olağan gidişatın kuralları dışında kalan birtakım garip ve nadir olayların mümkün ve vaki olduğunu da ifade etmiştir. Hatıra ve hayale gelmez açılardan umulmaz hadiseler, ümitler, korkular doğabileceğini bilmemek, yani Yüce Allah’ın olağan gidişat dışında bir şey yaratmayacağını zannetmek de, O’nun sonsuz kudretini donuk ve katı bir tabiat mantığıyla sınırlamaya kalkışmaktır ki, sebeplere ve olaylara öncülük eden ilk yaratılışı unutma sonucu akıl ile mantığın durduğu sınırda toptan bir ümitsizlik ve karamsarlık içinde boğulup kalmaktır. Bir ışığın yanmasıyla sönmesi arasındaki hız bile, bize yaratma ve yok etmenin ne kadar hızlı bir şekilde mümkün olduğunu gösterdiğine göre, bu meselede itidali/orta yolu yakalamak, yani hem Yaratıcının sonsuz kudretini yine kendisinin koyduğu tabiat kanunlarına mahkûm kılmamak, hem de her şeyi mucize mantığıyla değerlendirmeye kalkışmamak gerekir.[15]
          

Muhammed Esed'in Yorumları Bağlamında Bazı Mu'cize Örnek

Muhammed Esed'in Yorumları Bağlamında Bazı Mu'cize Örnek

             1) Salih Peygamberin Deve Mucizesi
            “Semud kavmine de kardeşleri Salih’i gönderdik. Şöyle dedi: Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka bir ilahınız yoktur. Size, Rabbinizden açık bir delil geldi. İşte şu, Allah’ın devesi, size bir mucizedir, bırakın onu Allah’ın arzında yesin-içsin, sakın ona bir kötülük etmeyin, yoksa sizi acı bir azap yakalar.”[1] Esed’in bu ayetin tefsirine yönelik yorumunu kısaca hatırlayalım. Ona göre, bu dişi devenin mucizevi bir yapıda olduğunu söylemek kesinlikle yanlıştır, kaldı ki Kur’an da bunu doğrulamamaktadır.[2] Halbuki yukarıda mealini verdiğimiz ayetin birinci cümlesinde bahsedilen “apaçık belge”den, ikinci cümlede “ayet (mucize)” olduğu bildirilen dişi devenin kastedildiği açıkça anlaşılıyor. Şuara suresindeki ayetlerden de öğreniyoruz ki,[3] bu kabile insanları Salih Peygamberden, eğer Allah’ın gönderdiği bir elçi ise, kendilerine açık bir mucize getirmesini istemişler ve bunun üzerine Salih Peygamber, dişi deveyi bir mucize olarak onlara sunmuştur. Burada görüldüğü gibi, dişi deve ile ilgili olay kesinlikle “mucizeler” tarifine girmektedir. Bu durum, o dişi devenin yaratılışının mucizevi bir şekilde olduğunun ve tıpkı diğer peygamberlerin gösterdikleri mucizeler türünden, bir mucize olarak meydana geldiği gerçeğinin ispatıdır. Zira, kendisinden bir mucize isteyen kavmine karşı Hz. Salih hiçbir özelliği bulunmayan, tamamen sıradan bir deveyi[4] mucize olarak takdim etmeye kalkışmış olsaydı, elbette bu durum kendisiyle alay edilmesi sonucundan başka bir netice doğurmazdı. Halbuki ayetin anlatım üslubundan, kavminin mucizevi bir olaya şahit oldukları ve mucize konusunda Hz. Salih hakkında alaya kalkışmadıkları, aksine ilzam olup sustukları anlaşılmaktadır. Öyleyse söz konusu olan dişi deve, sıradan bir deve değil, kesinlikle mucizevi yapıda bir devedir yani yaratılışı mucize olan bir devedir.
            Dişi devenin mucize eseri yaratıldığının bir başka delili, bu hayvana dokunulmamasıyla ilgili Hz. Salih’in ikazıdır. Hz. Salih, bu deveye kötü niyetle dokunmak isteyenlere, bunu yaptıkları takdirde Allah’ın azabına uğrayacaklarını söylemiştir. Ayrıca, deveye serbestlik tanımalarını istemiş ve istediği arazide otlamasına imkan tanımalarını emretmiştir. Belli ki, böyle bir şey Semud kavmi tarafından da ‘mucize’ olarak kabul edildikten sonra onlara merasimle takdim edilmiştir. Yani, dişi devenin canlı bir biçimde sunuluşu, insanların onun olağanüstü bir hayvan olduğunu görmeleri içindir. Semud kavmi de bu yüzden devenin, kendi bayırlarında serbestçe otlamasına, kuyularından bir gün de onun su içmesine müsaade ettiler. Bu müsaade dahi, kavminin mucizeye inandıklarını gösteriyor. Fakat gönülleri bu durumdan bir türlü razı olamıyordu. Görünüşte Semud kavmi için korkulacak herhangi bir şey yoksa da dişi deveden korktukları bir gerçekti. Dişi devenin öyle istediği gibi, bir başına, her yerde dolaşabilme cesaretini göstermesinden, bu hayvanın arkasında mutlaka insanüstü bir kuvvetin olduğu kuşkusuna kapılmışlardı. Bu korku ve kuşku sebebiyle, uzun süre düşünüp taşındıktan sonra bu deveyi öldürdüler.[5] Yüce Allah da bu günahları sebebiyle onları yerle bir etti, acı bir azapla kırıp geçirdi, yerlerini-yurtlarını dümdüz etti.[6]
            İbni Kesir ve Zemahşeri, devenin yaratılışının kesinlikle bir mucize olduğunu ifade ettikten sonra, kaynak vermeden ve sıhhatini belirtmeden şu nakillerde bulunuyorlar: Semud kavmi, peygamberleri Salih’ten mucize eseri olarak, Hicr bölgesinde bulunan bir kayadan dişi bir deve çıkarmasını istediler. Bunun üzerine Hz. Salih, kendilerinden bunu yaptığı takdirde iman edip, Allah’a itaat etmelerini istedi, onlar söz verip kabul ettiler. Hz. Salih söz aldıktan sonra namaza durdu ve dua etti, derken kaya yarıldı ve içinden görkemli bir dişi deve yavrusuyla birlikte çıkıverdi. Kavmi o esnada iman etti, ancak bir müddet sonra kendi develeri, hayvanları bu deveden korkup ürküyor diye hayıflandılar, onun varlığından rahatsızlık duymaya başladılar. Sonra aralarında anlaşıp dişi deveyi öldürdüler, devenin yavrusu ise çıktığı kayaya veya başka bir kayaya vardı, kaya yarıldı, o da kayanın içine giriverdi. Bu olaydan üç gün sonra, yaptıklarının cezası olarak Semud kavmi helak edildi.[7]
            Ancak belirttiğimiz gibi her iki tefsirde de, devenin yaratılışının keyfiyeti ile ilgili olan bu rivayetlerin ne sağlam ne de zayıf herhangi bir kaynağı verilmemiştir ve rivayetlerin sıhhati konusunda herhangi bir değerlendirme yapılmamıştır.
            Kur’an-ı Kerim, bu dişi devenin yaratılışının mucize olduğunu ifade etmekle beraber, nasıllığını, fiziksel yapısını, nasıl vücuda geldiğini açıklamıyor. Herhangi bir sahih hadiste de buna dair bir açıklamaya rastlamadık. Bu yüzden, Kur’an’ı tefsir edenlerin bu dişi devenin doğuşuna dair yürüttükleri fikirlere, yaptıkları açıklamalara inanmak gerekmez, inanma zorunluluğu yoktur. Önemli olan, nasıllığı konusuna girmeden o dişi devenin yaratılışının bir mucize olduğunu bilmektir.
2) Hz. Peygamber’in Düşmanın Gözüne Toprak Atması
            Esed, Enfal suresinin “Onları siz öldürmediniz, lakin Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lakin Allah attı. Bu da mü’minlere güzel bir imtihan geçirtmek içindi. Allah işitendir, bilendir.”[8] ayetini tefsir ederken, ayetin metninde geçen ‘rama (atma)’ kelimesinin kum, çakıl ve toprak atmak anlamına gelmediğini, aksine korku salmak anlamına geldiğini söyler ve şöyle der: “Bazı rivayetlere göre, savaş başlarken Hz. Peygamber yerden bir avuç kum-çakıl ya da toprak alarak düşman tarafına doğru savurdu, bununla sembolik olarak onların yaklaşan felaketlerini işaret etmiş oluyordu. Ne var ki, bu kabil rivayetlerin hiç birisi, hadis ilminin geçerli ölçüleriyle ‘sahih (güvenilir)’ olarak tanımlanan standart sıhhat derecesini göstermedikleri gibi, yukarıdaki ayete de tatminkar bir açıklama getirmemektedirler.”[9] Devamında da İbni Kesir’in ayetle ilgili açıklamasına bakılmasını tavsiye etmektedir.
               İbni Kesir, ayetin tefsiriyle ilgili olarak şunları söylemektedir: “Yüce Allah bu ayette, kulların fiillerinin yaratıcısı olduğunu[10] ve kullarının hayır olarak işledikleri bütün şeylerde kendisinin övgüye layık olduğunu açıklamaktadır. Çünkü Allah, onları hayır işlerinde başarılı kılmış ve bu konuda onlara yardım etmiştir. Bu yüzden de şöyle demiştir: ‘Onları siz öldürmediniz, lakin onları Allah öldürdü.’[11] Yani, siz kendi gücünüz ve kendi kuvvetinizle düşmanlarınızı öldürmediniz, zira onlar sayıca çoktu, siz ise az idiniz. Dolayısıyla sizi onlara karşı muzaffer kılan O’dur. Nitekim Yüce Allah başka ayetlerde şöyle demektedir: ‘Andolsun ki, siz güçsüz iken, Allah size Bedir’de yardımıyla zafer verdi...’[12], ‘Andolsun ki, pek çok yerde ve Huneyn gününde size yardım etti. Hani çok sayıda oluşunuz sizi böbürlendirip-gururlandırmıştı, fakat size bir şey de sağlayamamıştı...’[13] Yüce Allah, zaferin sayı ve mühimmat çokluğuyla olmadığını, kendi katından bir ihsan olduğunu bildiriyor. Nitekim bir başka ayette şöyle diyor: ‘...Nice küçük topluluklar, daha çok olan topluluklara Allah’ın izniyle galip gelmiştir, Allah sabredenlerle beraberdir.’[14] Sonra da Yüce Allah, Hz. Peygamberin Bedir günü, avucuna toprak alıp kafirlerin yüzüne savurup-atması hakkında şöyle demektedir: ‘Attığın zaman sen atmadın, lakin Allah attı.’ Yani o bir avuç toprağı kafirlere ulaştırıp-isabet ettiren, onları bununla sersemleten sen değildin. İbni Abbas’tan rivayet edildiğine göre, Allah Resulü Bedir günü iki elini kaldırıp şöyle dua etti: Allahım! Eğer bu mü’min cemaat yok edilirse, sana yeryüzünde bir daha ebediyyen ibadet edilmeyecektir. Bu duası üzerine melek Cebrail, peygamberimize gelip bir avuç toprak almasını ve kafirlerin yüzlerine atmasını söyledi. Hz. Peygamber de bir avuç toprak aldı ve düşman askerlerinin yüzlerine attı. Bu bir avuç toprağın atılmasından sonra, düşman saflarında yüzüyle-gözüyle meşgul olmayan tek bir müşrik dahi kalmadı, bundan sonra afallayıp bozguna uğradılar. Muhammed b. Kays ve Muhammed b. Ka’b el-Kurazi dediler ki, topluluklar birbirine yaklaşınca, Allah Resulü bir avuç toprak aldı ve ‘yüzleri kavrulsun’ diyerek düşman askerlerinin yüzlerine attı. O bir avuç toprak bütün kafirlerin gözlerine girdi. Bunun üzerine Hz. Peygamberin arkadaşları düşmanları öldürmeye ve esir almaya başladılar. Düşmanın hezimete uğratılması, Hz. Peygamberin toprak atmasıyla başladı. Yüce Allah da bu olay hakkında şu ayetini indirdi: ‘Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı.’”[15]
            Esed’in bakmayı tavsiye ettiği İbni Kesir’in açıklamaları naklettiğimiz şekildedir. Görüldüğü gibi İbni Kesir, son derece net bir şekilde ‘toprak atma’ hadisesini kabul etmekte, ayette geçen ‘rama (atma)’ fiilinin, düşman askerlerinin yüzlerine atılan bir avuç toprakla ilgili olduğunu açıkça söylemekte ve bu görüşü destekleyen rivayetler nakletmektedir.
Zemahşeri de ayet için aynı açıklamayı yapmakta ve sözünü ettiğimiz rivayetleri nakletmektedir. Onun “Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı”[16] ayeti hakkındaki açıklaması şu şekildedir: “Yani, müşriklerin yüzlerine attığın bir avuç toprağı gerçekte sen atmadın. Çünkü hakikatte sen atmış olsaydın, o atışın etkisi ancak bir insanın atışının etkisi kadar olurdu. Ancak o, müşriklerin yüzlerinde yaptığı dehşetli etki dolayısıyla Allah’ın atışıdır. Zira bir insanın atışı, bu büyük etkiyi asla gösteremezdi. Atışın Allah Resulü’ne nisbet edilmesi dış görünüşü itibariyledir. Atışın Allah Resulü’nden nefyedilmesi ise, onun bir insanın asla güç yetiremeyeceği etkisi ve sonucu itibariyledir. Bu zaviyeden bakıldığında sanki Allah, gerçekten atma işini yapandır.”[17]     
Mevdudi, ayetin tefsirinde şu açıklamayı yapmaktadır: “Burada, Bedir savaşı sırasında meydana gelen bir olay kastedilmektedir. Teke tek karşılaşmalardan sonra, tüm ordunun genel savaşa başlayacağı sırada Hz. Peygamber (s.a.v.), yerden bir avuç kum alıp kafir ordusuna doğru attı ve ‘yüzleri kavrulsun’ dedi. O sırada başlama işareti verdi ve müslümanlar bir bütün oluşturarak kafirlere saldırdılar.’[18]                                 
Merhum Elmalılı ayetin tefsirini şu şekilde yapar: “Sonra onları siz öldürmediniz, o öldürülen ve yere düşen, enfali ve ganimeti söz konusu olan müşrikler, sizin gücünüzle ve kuvvetinizle ölmüş olmadılar, lakin onları Allah öldürdü. Size emretmek, üstünlük ve zafer vermek, üzerlerine sizi saldırtmak ve kalplerine korku düşürmek suretiyle hakikatte onları Allah öldürdü. Rivayet edildiğine göre, Kureyş ordusu iftihar ve gurur ile gelip iki taraf  savaşa tutuştuklarında, Peygamber Efendimiz bir avuç çakıl aldı, yüzlerine doğru attı ve ‘Yüzleri kurusun’ buyurdu. Bunun üzerine düşman saflarında gözüyle meşgul olmayan bir müşrik bile kalmadı. Bundan sonra bozuldular, mü’minler de enselerine bindi, bir yandan öldürüyorlar, bir yandan da esir alıyorlardı. Sonra savaş sona erince müslümanlardan ‘şöyle kestim, şöyle vurdum, böyle esir aldım’ diye ileri geri konuşanlar ve yaptıkları ile övünenler oldu. İşte bu ayet bunun üzerine nazil oldu. Yani siz iftihar edip övünüyorsunuz, ama şunu iyi bilmelisiniz ki, onları sırf kendi gücünüzle yenmediniz, onları siz değil, Allah öldürdü. Ve attığın vakit de sen atmadın ya Muhammed! Bir remiy, bir atış şeklinde bir iş yaptığın vakit, düşmanlara isabet eden ve onları etkileyen, tümünün gözlerine batan o atışı sen atmadın, o atışın dış görünüşü senin idi, ama sonuçlarını ve etkisini sen yapmadın. Lakin Allah attı. Zira sana ‘at’ emrini veren o idi, attığın şeyi hedefine isabet ettiren, gayesine erdiren ve düşmanı bozguna uğratıp, sizi tepelerine bindiren ve galip getiren O idi. Eğer atanla, atılan merminin mahiyeti hesaba katılmayacak olursa bütün şan ve şeref, düşmanın boynuna inen bir kılıcın veya damarına saplanan okun veya gözüne batan çakıl taşının olması gerekir, o zaman da size hiçbir şeref hissesi kalmaz. Fakat şeref, ne kınında duran kılıcın, ne de yerdeki çakılındır. İşte o kılıcın, okun ve çakılın gazilere karşı durumu ne ise, gazilerin  Allah’a karşı durumu ondan da aşağıdır. Çünkü onlar Allah’ın emrinde ve hizmetindedir. Öyleyse gaziler bilmelidirler ki hakikatte kendilerinin hiçbir hakları yoktur, büyüklük taslayıp böbürlenmeleri de yersizdir. Bütün bunları yapan ve yaratan Allah’tır.”[19]                   
Farklı müfessirlerden yaptığımız bu değerli alıntıların genel bir değerlendirmesi mahiyetini taşıyan Bediüzzaman’ın şu sözleriyle konuyu noktalayalım:
“Attığın zaman sen atmadın, lakin Allah attı’ ayetinin nass-ı kat’isiyle ve ehl-i tahkik umum müfessirlerin tahkikiyle ve umum ehl-i hadisin ihbarıyla Gazve-i Bedir’de, şu ayet haber veriyor ki, Resul-i Ekrem (a.s.v.), bir avuç toprakla küçük taşları aldı, küffar ordusunun yüzüne attı, ‘Yüzleri kavrulsun’ dedi. ‘Yüzleri kavrulsun’ cümlesi bir söz olduğu halde onların her birinin kulağına gitmesi gibi, o bir avuç toprak dahi her bir kafirin gözüne gitti. Her biri kendi gözüyle meşgul olup, hücumda iken birden kaçtılar. Hem, başta İmam-ı Müslim olarak ehl-i hadis haber veriyorlar ki Gazve-i Huneyn’de, Bedir gibi, kafirler şiddetle hücum ederken, yine bir avuç toprak atıp ‘yüzleri kavrulsun’ diyerek, her birinin kulağına bir ‘yüzleri kavrulsun’ sözü girdiği gibi, biiznillah her birinin yüzüne bir avuç toprak gitti, gözleriyle meşgul olup kaçtılar.[20] İşte Bedir’de ve Huneyn’deki harika olan şu hadise, esbab-ı adi ve kudret-i beşer dahilinde olmadığından, Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan ‘Ve attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı’ der. Yani o hadise kudret-i beşer haricindedir. Kuvve-i beşeriye ile değil, belki fevkalade bir surette kudret-i ilahiye ile olmuştur.”[21]                         
Görülüyor ki, gerek ‘rama (atma)’ fiilini ‘kalplerine korku salma’ şeklindeki tefsirinde, gerekse konu hakkındaki rivayetlerin sıhhatlerine yönelik tenkidinde Esed’i haklı çıkaracak herhangi bir delil mevcut değildir.                                                     
3) Hz. İsa’nın Beşikte İken Konuşması                                                                
“Meryem kucağında İsa olduğu halde kavmine geldi. Onlar dediler ki, ‘Ey Meryem, sen gerçekten şaşırtıcı bir şey yapmışsın. / Ey Harun’un kız kardeşi, senin baban kötü bir kişi değildi, annen de iffetsiz bir kadın değildi.’ / Bunun üzerine Meryem çocuğa işaret attı. Dediler ki, ‘Henüz beşikte olan bir çocukla biz nasıl konuşabiliriz?’ (İsa) dedi ki, şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni peygamber kıldı...”[22] Ayette, kavminin Hz. Meryem’e ‘henüz beşikte olan bir çocukla biz nasıl konuşabiliriz’ demelerinden ve ayetin devamından açıkça Hz. İsa’nın beşikte iken konuştuğu görülüyor.                                    
Esed’in bu mucizevi olaya getirdiği yorumu hatırlayalım. Ona göre, Hz. İsa’nın beşikteyken konuşması mecazidir, çok küçük yaştan itibaren ilham kaynağı olan peygamberce bilgeliğe bir işarettir.[23] ‘Çok küçük yaş’ bilmecesini bilahare ‘erken çocukluk çağı’ olarak açıklamaktadır.[24] Kısa bir müddet sonra da Hz. İsa’nın ayetlerde geçen konuşmasının sonraki bir çağda yani yetişkinliğe ulaştığı ve kendisine fiilen peygamberlik görevi verildikten sonraki bir zamanda olduğunu söylemektedir.[25]                      
Söz konusu ayetin ve bahsettiği mucizenin açıklamasını Mevdudi’den dinleyelim. O şöyle der: “Kur’an-ı Kerim’i, kendi sözde bilimsel (!) görüşlerine göre tefsir etmeye çalışan kimselere göre, Hz. Meryem ile kavmi arasındaki tartışma, Hz. İsa’nın bebeklik değil, delikanlılık çağında yapılmış ve İsrailoğulları’nın yaşlı-başlı mensupları güya şöyle demişler: ‘Biz dünkü çocuk (yani hayli genç) ile ne konuşalım? Fakat Kur’an’ın ayetlerinin siyak ve sibakını gören herkes anlayacaktır ki bu saçma yorum, sadece gerçekleşmiş olan bir mucizeden kurtulmak için yapılmıştır. Bu tür itirazlarda ve tevillerde bulunanlar, Hz. Meryem’in kavminin kendisini azarlamasının  ve kendisine hakaret yağdırmasının gerçek sebebini, şart ve zamanını görmezlikten geliyorlar. Kavmi, babasız bir çocuğun doğması üzerine öfkesini ancak olay taze iken belirtebilirdi. Hz. İsa’nın gençliğinde böyle bir münakaşanın yapılmasının anlamı yoktur. Surenin, bu olaydan hemen önceki ve sonraki ayetlerinde de durum açıklık kazanmaktadır. Ayrıca Al-i İmran ve Maide surelerinde de Hz. İsa’nın gençliğinde değil, beşikte bebek iken konuştuğu bütün açıklığıyla ifade edilmiştir. Al-i İmran Suresi’nde, melek, Hz. Meryem’e bir çocuğunun olacağını müjdelerken bu çocuğun beşikte konuşacağını söyler.[26] Maide Suresi’nde ise Cenab-ı Allah, Hz. İsa ile konuşurken, onun beşikte ve yetişkin iken konuştuğunu hatırlatır.[27]          
Cenab-ı Allah, İsrailoğullarının kötü amellerinden ve günahlarından dolayı onları ibret verici bir şekilde cezalandırmadan önce, bütün delillerini ortaya koymak istiyordu. Bu amaçla, Ben-i Harun’un temiz ve dindar bir kızını, Kudüs’te Hz. Zekeriyya’nın öğrencisi olarak dua ve ibadette iken bakire olmasına rağmen Hz. İsa’ya gebe kıldı. Böylece, Meryem bu çocuğuyla halkın önüne çıkınca büyük bir heyecan fırtınası esecekti ve herkesin dikkatini çekecekti. Nitekim beklendiği gibi herkes heyecan, merak ve öfke içinde Hz. Meryem’e hücum edip etrafını sarınca, Allah yeni doğan bebeği konuşturdu ki, hem Hz. Meryem teskin olsun, hem de bu bebek büyüyüp peygamberlik mertebesine yükselince pek çok kişi bebek iken konuştuğuna şahit olduklarını belirterek O’na ve Allah’a itaat edebilsinler. Fakat buna rağmen İsrailoğulları cehalet, dalalet ve inatçılıklarını sürdürdükleri için kendilerine büyük bir ceza verilecektir.[28]                                          
4) Ayın İkiye Bölünmesi
“Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. / Onlar bir mucize görseler yüz çevirip ‘bu gelip-geçici bir sihirdir’ derler. / Onu yalanladılar ve arzularına boyun eğdiler, hâlbuki her iş kendi amacına varıp karar kılacaktır.”[29] Görülüyor ki, ayın ikiye yarılması hadisesi, Kur’an-ı Kerim’de açık bir şekilde ifade edilmektedir, bu nedenle söz konusu olay, sadece hadisleri ilgilendiren ve onlardan kaynaklanan bir konu değildir.[30]
Esed’in, ‘ayın yarılması’ olayını konu edinen yukarıdaki ayetle ilgili tevilini hatırlayalım. Ona göre, ayın yarılması hadisesinin alışılmamış optik bir yanılsamaya yol açan, yine aynı ölçüde alışılmamış bir tür kısmi ‘ay tutulması’ olması muhtemeldir. Yine ona göre, ayetin olmuş-bitmiş bir olaya değil de gelecekteki bir olaya, yani Son Saat yaklaşırken meydana geleceklere ilişkin olduğu kesin gibidir.[31]
Ayette ‘ay yarıldı’ diye açıkça ifade edildiği ve hadislerde de[32] bu şekilde meşhur olduğu halde manayı ‘ay yarılacak’ şeklinde değiştirmek veya ‘durumun ortaya çıkması’ anlamında mecaza yormak yakışıksız ve anlamsız bir çaba olarak kalmıştır. Esed’in yorumları da bu çerçevede kalmaktadır. Son tahlilde yarılmanın gerçekleşen bir hadise olmadığını, ileride meydana geleceğini söylemektedir. Yarılma hadisesinin geçmişte olduğu kabul edilse bile, bunun optik bir yanılsamadan öte olmayan, alışılmadık bir tür kısmi ‘ay tutulması’ olabileceğini söylemektedir.
Böyle bir yaklaşım, gerçekten yadırganacak bir tavırdır. ‘Ay yarıldı’ ifadesinden hemen sonra gelen “Onlar bir mucize görseler hemen yüz çevirirler ve gelip-geçici bir büyüdür, derler.” cümlesi, ancak istenen bir mucizenin meydana gelmesinden sonra söylenmesi münasip olan bir ifadedir ve olayın gerçekleştiğinin bir başka kanıtıdır. Ayrıca ayetin ibaresinde geçen ‘görseler’ ifadesi, söz konusu mucizenin işitmeye konu olan Kur’an ayetlerinden öte, görmeye konu olan somut bir mucizenin kastedildiğini göstermesi açısından dikkate değer bir husustur.
Yine ayette geçen “Bir mucize görseler, gelip geçici bir büyüdür, derler” ifadesi, söz konusu yarılmanın kıyamet hengamındaki yarılma olmadığını göstermektedir. Çünkü bu ifadeye göre inkarcılar, anlatılan yarılma mucizesini gördüklerinde onu yalanlamışlar ve kabul etmemişler. Halbuki eğer bu hadise, kıyamet hengamında olacak olan bir olay olsaydı, bu olayı görenlerin onu yalanlaması ve inkar etmesi söz konusu olamazdı. “Kıyamet meydana geldiği zaman, / onun gerçekleşmesine yalan diyecek yoktur.”[33]
“Ayın yarılması” hadisesi meydana gelmiş bir hadise olarak kabul edildikten sonra, bu gerçekleşen yarılmanın gelecekteki yarılmaya şu manada bir işaret olarak algılanması mümkündür: Ayın yarılması, meydana gelmiş bir olaydır. Geçmişte meydana gelen bu yarılma, ayın ve onun gibi olan gök cisimlerinin de yarılıp parçalanabileceğini ve bu suretle kainattaki her şey hakkında Ahirzaman Peygamberinin haber verdiği kıyametin akla yakın olduğunu göstermektedir.
Evet, inkarcılar, saat (kıyamet) yaklaşıp ay yarıldığı halde ‘hala bir mucize görseler yüz çevirirler.’ Bir türlü akıllanmıyorlar, akıbeti düşünmüyorlar. İbret almak istemiyorlar da her gördükleri mucizeden yüz çeviriyorlar ve ‘gelip geçici bir sihirdir’ diyorlar. Ayette geçen ve bizim ‘gelip-geçici’ şeklinde tercüme ettiğimiz ‘müstemirr’ kelimesine birkaç mana verilmiştir. Birincisi: İbni Kesir’in benimsediği ve bizim de tercihimiz olan ‘gelip-geçici’ manasıdır.[34] İkincisi: Daha çok bilinen ve meallerde verilen, ‘yeniden yeniye cereyan eden, ard arda gelen, devam edegelen, süregelen’ manasıdır. Bu iki mana da ‘mürur’ mastarından türemiştir. Üçüncüsü: ‘Mirre’den türemiş olarak ‘kuvvetli ve sağlam’ anlamı verilmiştir. Bu mana ikinci şıkta verilen mananın lazımı olarak da düşünülebilir.[35] Sihir tabirine yakışan, ‘gelip geçici’ manasını vermektir. Mucizelerin süregelmesine yakışan da, kuvvet ve devamlılık ifade eden manadır. Öyleyse bu manaların hepsinin yeri olduğunu söylemek de mümkündür.
Son olarak, Bediüzzaman’ın konu hakkındaki değerlendirmesini özet olarak vermek istiyoruz. Şöyle demektedir:
“Ay gibi parlak bir peygamberi mucize olan ‘ayın yarılması’ hadisesini fasid fikirleriyle örtmeye çalışan kimseler diyorlar ki, eğer ‘ayın yarılması’ olayı gerçekleşseydi bütün dünya bilirdi, bütün insanlık tarihinin bu olayı nakletmesi gerekirdi. Bu evham bulutlarını dağıtacak çok noktalardan, şimdilik beş noktayı dinle.
Birinci Nokta: O zaman, o coğrafyadaki kafirlerin gayet şiddetli derecede inatçı oldukları tarihçe bilindiği ve meşhur olduğu halde, Kur’an-ı Hakim’in “ay yarıldı”[36] diyerek bu yarılma olayını umum aleme haber vermesine rağmen, onu inkar eden o kafirlerden hiçbir kimse, şu ayetin tekzibine yani haber verdiği yarılma olayının inkarına ağız açmamışlar... “Bu gelip geçici bir büyüdür, derler”[37] ayetinin açıkladığı gibi, tarihçe nakledilen şudur: O hadiseyi gören kafirler ‘sihirdir’ demişler. Demek ki olayın vukuunu inkar edemiyorlar, sadece kendilerince yorumluyorlar.
İkinci Nokta: Büyük muhakkiklerin pek çoğu, bu olayın mütevatir olduğunu söylemişler. Yani, tabakadan tabakaya öyle büyük bir topluluk nakletmiştir ki, yalanda birleşmeleri imkansızdır. ‘Halley’ gibi meşhur bir kuyruklu yıldızın bin sene önce çıkması gibi mütevatirdir. Görmediğimiz Serendip Adası’nın[38] vücudu gibi, tevatürle vücudu kat’idir, demişler. İşte böyle son derece kesin ve görmeye konu olan meselelerde asılsız şüphelere kapılmak akıldan uzaktır. Yalnız anlatılan olayın imkansız olmaması yeterlidir. Halbuki ‘ayın yarılması’, bir dağın volkanla yarılması gibi mümkündür.
Üçüncü Nokta: Mucize, peygamberlik davasının ispatı ve inkarcıları ikna etmek içindir, imana zorlamak için değildir. Öyleyse peygamberlik davasını işitenler için, ikna edecek bir derecede mucize göstermek lazımdır. Diğer taraflara göstermek veyahut zorla imana getirme derecesinde bir açıklıkla izhar etmek Hakim-i Zülcelalin hikmetine aykırıdır, teklif sırrına muhaliftir. Çünkü teklif sırrı, akla kapı açmayı, ancak iradeyi kişinin elinden almamayı gerektiriyor. Eğer Fatır-ı Hakim, ayın yarılmasını, filozofların arzularına göre bütün dünyaya göstermek için bir-iki saat öylece bıraksaydı ve bütün tarihlere geçseydi, o zaman diğer semavi olaylar gibi ya peygamberlik davasına delil olmazdı, risalet-i Ahmediyeye hususiyeti kalmazdı, veyahut bedahet derecesinde öyle bir mucize olacaktı ki, aklı zorlayacak, aklın iradesini elinden alacak, akıl ister istemez peygamberliği tasdik edecekti. O zaman da sırr-ı teklif zayi olacaktı.
Dördüncü Nokta: Bu hadise gece vakti, herkes gaflette iken, ani bir surette vuku bulduğundan dünyanın her tarafında elbette görülmeyecekti. Bazı fertlere görünse de, gözüne inanmayacak, inandırsa da elbette böyle mühim bir hadise, haber-i vahid ile tarihlere baki bir sermaye olmayacaktı. Bazı kitaplarda ‘ay iki parça olduktan sonra yere inmiş’ ilavesi ise, muhakkikler tarafından reddedilmiştir. Bu parlak mucizeyi kıymetten düşürmek niyetiyle, belki bir münafık eklemiş, demişler.
Beşinci Nokta: Ayın yarılması, kendi kendine bazı sebeplere binaen meydana gelmiş tesadüfi-tabii bir hadise değil ki, adi ve tabii kanunlarına tatbik edilsin. Belki güneş ve ayın Yüce Yaratıcısı, Peygamberinin elçiliğini tasdik ve davasını tenvir için, olağanüstü olarak o hadiseyi yaratmıştır. İrşad ve teklifin sırrıyla, Allah’ın hikmetinin istediği insanlara ‘susturucu bir delil olsun’ diye gösterilmiştir. Hikmetin gerektirmediği, istemediği ve peygamberlik davasını henüz işitmeyen dünyanın diğer yerlerindeki insanlara gösterilme gereği olmadığı için ihtilaf-ı metali, sis ve bulut gibi birtakım engeller perde yapılmıştır. Örneğin o vakit cehalet sisiyle çevrilen İngiltere ve İspanya’da güneş yeni battığı, Amerika’da gündüz, Çin ve Japonya’da sabah olduğu gibi, başka yerlerde başka engellere binaen ayın yarılması olayı gösterilmemiştir.”[39]
Son tahlilde, Esed’in, yarılmanın gerçekleşen bir hadise olmadığını, ileride meydana geleceğini söylemesi ve ayrıca yarılma hadisesinin geçmişte olduğu kabul edilse bile bunun optik bir yanılsamadan öte olmayan, alışılmadık bir tür kısmi “ay tutulması” olabileceğini iddia etmesi yakışıksız ve anlamsız bir çabadır. Böyle bir yaklaşım, gerçekten yadırganacak bir tavırdır. Kur’an’da, “ay yarıldı”[40] ifadesinden hemen sonra gelen “Onlar bir mucize görseler hemen yüz çevirirler ve gelip-geçici bir büyüdür, derler.”[41] cümlesi, ancak istenen bir mucizenin meydana gelmesinden sonra söylenmesi münasip olan bir ifadedir ve olayın gerçekleştiğinin ciddi bir kanıtıdır. Ayrıca ayetin ibaresinde geçen ‘görseler’ ifadesi, söz konusu mucizenin işitmeye konu olan Kur’an ayetlerinden öte, görmeye konu olan somut bir mucizenin kastedildiğini göstermesi açısından dikkate değer bir husustur. Konu hakkındaki rivayetler de, olayın gerçekleştiğinin ciddi bir kanıtı olup, söz konusu mucizeyi inkara geçit vermemektedir.
Maşallah Turan

[1] A’raf 7/73
[2] Esed, a.g.e., I, 285 dpn. 57
[3] “Dediler ki, sen ancak büyülenmişlerdensin. / Sen yalnızca bizim benzerimiz olan bir insandan başkası değilsin, eğer doğru sözlü isen, bu durumda bir mucize getir-görelim. / Dedi ki, işte bu bir dişi devedir, su içme hakkı bir gün onun, belli bir günün su içme hakkı da sizindir.” Şuara 26/153–155
[4] Ki, Esed, deveyi bu şekilde niteliyor. Bk., Esed, a.g.e., I, 286 dpn. 57

kuran kıssaları gerçektir görüşü

KUR'AN KISSALARINA DAİR BİR DEĞERLENDİRME

      KUR'AN KISSALARI BİRER HİKAYEDEN Mİ İBARETTİR?      Son dönemlerde birtakım yazarlar, Ashab-ı Kehf olayı gibi Kur’an kıssalarını tarihi gerçekliği bulunmayan hikâyeler olarak lanse etmeye çalışmaktadırlar. Bu sebeple kıssa konusuna kısaca da olsa değinmek yerinde olacaktır.
      Kanaatimizce kıssalarda anlatılan hadiseler, şahıslar, dekorlar ve motifler çerçevesinde ütopik unsurlara yer yoktur. Bir tarih sosyolojisi ve toplum düzeneği çıkarmada kıssalardan beklenen büyük rolü besleyen damar ve kaynak da, onun bu gerçekliği ve fenomenler ile olan içiçeliğidir. Kıssalarda hayale yer olmadığı gibi mübalağaya ve abartıya da yer yoktur. O, vakıanın geri planıyla birlikte nasıl ise, aynen öylece bir tasvirdir. Kıssaların karşıtı olarak telakki edilecek olan mitoloji ve hurafeler ise, tarihsel bir zemine istinad eden kurgular olmayıp tamamıyla bireysel ya da kolektif şuur tarafından yapılanmış tasarımlardır. (Bk., Kılıç, Tarihsellik ve Akılcılık Bağlamında Kur’an’ı Anlama Sorunu, İhtar Yayıncılık, İstanbul 1999, s. 44-46)

      Kıssalar konusundaki yerleşik inanç, Batı dünyası için de aynı paraleldedir. Nitekim Kutsal Kitap Hermenötiğiyle ilgili II. Deklerasyon’un (Chicago, 13 Kasım 1982) 17. Maddesinde şöyle denir: “Kutsal Kitap tabiat, tarih ya da başka herhangi bir konuda konuştuğu zaman hakikati söyler. Bazı durumlarda Kutsal Kitap dışı veriler, onun bildirdiği şeyi açıklamada ve yanlış yorumları düzeltmede yararlıdır…” (Özcan, Teolojik Hermenötik, s. 65) Kıssalara nasıl yaklaşılması gerektiğini anlatan Gerard Bruns, Kabil’in Habil’i öldürmesi kıssasını şu bakış açısıyla değerlendirmektedir: “Mesela, diğer şeyler yanında, Kabil’in kalkıp kardeşi Habil’i öldürdüğünü bir vakıa olarak belirten bir Kabil ile Habil öyküsü var olmadan, Kabil ile Habil öyküsünün ne alegorik, ne de başka herhangi bir tür okunuşu söz konusu olamaz ve bu Kabil’in Habil’i öldürdüğü anlatısal gerçeğinin yoruma kapalı olduğu anlamına gelir. Söz konusu öykü, anlatının pragması veya konusu, yani gerçekleşen şeydir. O halde sorun, gerçekleşen şeyin nasıl değerlendirileceğidir.” (Bruns, Antik Hermenötik, s. 150–151)

      Aynı zaviyeden bakacak olursak, “Kur’ani tarih perspektifinin tespitinde ‘kıssa’ kelimesi, odak bir kelime niteliğindedir. Tarihi oluş içinde cereyan etmiş olan ve genel insanlık ve toplum yasalarına dikkat çeken olayların ilahi teşhisler, tespitler ve zımni direktifler içererek sunulması olgusuna dikkat çeken ‘Kur’an Kıssaları’, adı ve başlığı konulmamış bir tarih felsefesi ve yorumu, bir tarih diyalektiği konumundadır.” (Kılıç, İslam’da Sembolik Dil, s. 163) Zira “Kur’an kıssaları, asla salt hikaye olsun diye anlatılmamışlardır. Tam tersine öğüt, örneklendirme, uyarma, hakkı kabul ettirme, anlaşılmasını sağlama, eleştirme ve tehdit etme amacıyla sunulmuşlardır.” (Derveze, Kur’anu’l-Mecid, s. 140)

      Kıssalar konusu bağlamında, Kur’an’ın hakkaniyet ve sıdk vasfını yaralamayı amaçlayan iddiaları ilk olarak bazı müsteşriklerde görmekteyiz. Rudi Paret’e göre Peygamber, Kitab-ı Mukaddes’in kıssalarının sadık bir aktarıcısı olmanın ötesinde bir şeylerin peşindeydi. Peygamber, bu kıssaları kendi anlayış ve görüşü doğrultusunda kullanmak istiyordu. Paret’in konu hakkındaki bazı görüşleri şu şekildedir: “Onun vecd halindeyken duyumladığı şeyler, Arapça elbisesine bürünmüş ve onunla yeni bir birliğe dönüşmüş bulunmaktadır. Muhammed için, kalp gözünden çok bir kalp kulağından söz edilebilir. Onun yaşadığı bu tecrübe görsel değil, işitseldir. O gerek Peygamberî ilhama özgü vecd halindeyken, gerekse duyumsadıklarını dilsel kalıplara dökerken sahip olduğu yüce duygular içerisindeyken, artık bu anlattığı hikayelerin ham maddesini şifahî olarak öğrenmiş, kendine mal etmiş ve hazmetmiş olduğunu tamamen unutmaktadır. (Paret, Kur’an Üzerine Makaleler, s. 59); “Muhammed’in, tebliğinin tarihsel içeriğini, özellikle de Kitab-ı Mukaddes kıssalarını bütün ayrıntılarına varıncaya kadar açıkça çağdaşı bilirkişilerden öğrenmiş olmasına rağmen, bu konuda doğrudan Allah tarafından bilgilendirildiğine kani olması bize olağanüstü ilginç gelmektedir.(Paret, a.g.e., s. 70; Ayrıca ayrıntılı bilgi için bk., Paret, a.g.e., 59-127) 

      Bu yaklaşımın bir yansımasını da W. Montgomery Watt’ta görüyoruz. Ona göre Kur’an’ın kıssalar konusunda esas amacı, dersler ve ibretler çıkarmaktır. Bu nedenle Kur’an’da “Yahudilerin Üzeyr’i Allah’ın oğlu olarak kabul ettikleri veya İsa’nın çarmıha gerilmediği gibi yanlışlar, yer alabilmiştir. (Bk., Watt, Hz. Muhammed’in Mekke’si Kur’an’da Tarih, s. 86,) Kendi ifadeleriyle şöyle demektedir: “Yahudi ve Hıristiyanlıkla ilgili olarak Kur’an’daki bazı ifadeler açıkça yanlıştır. Bu yukarıda da izah edildiği gibi, Mekkelilerin bu tür inançlara sahip olmaları ve Allah’ın da mevcut inançlarını esas alarak onlara hitap etmesi yüzündendi. Çünkü Kur’ani mesaj onların bu tür inançlarını düzeltmeden de iletilebilirdi.” (Watt, a.g.e., s. 84)

      Aynı anlayışın yankıları niteliğindeki yorumlar daha sonra İslam dünyasında baş göstermiştir. Kıssaların tarihselliği tezi, İslam dünyasında Muhammed Ahmed Halefullah (1916–1997) gibi yazarlar tarafından iddialı bir şekilde gündeme getirilmiştir. (Bk.,  Yiğit, Hermeneutik Yöntem Ve Usul-İ Fıkhın Kat’i-Zanni Diyalektiği, s. 168-169)  
      Konu hakkında “el-Fennu’l-Kasasi Fi’l-Kur’ani’l-Kerim” isimli bir eser yazan Halefullah’ın bazı görüşleri şu şekildedir: “Gerek tarihsel açıdan ve gerekse Hz. Muhammed’in peygamberliğini ispatlaması yönünden, Kur’an kıssalarındaki bilgilerin doğruluk ve sıhhatinin ölçütü, Ehl-i Kitabın bildiği bilgilere uygun olmasını gerektirmektedir.” (Halefullah, Muhammed Ahmed Halefullah, Kur’an’da Anlatım Sanatı el-Fennu’l-Kasasî, Çeviri: Karataş, Şaban, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2002, s. 53) “Kur’an’ın Ashab-ı Kehf kıssası konusundaki tutumu, tarihsel realiteyi anlatmayan, ancak bazen realiteye mutabık olan ve bazen de mutabık olmayan, Yahudilere ait sözleri anlatan kişinin tutumundan ibarettir. Bu yüzden, realiteyle ters düştüğü biçiminde, bu kıssaya herhangi bir itiraz yöneltilmesi doğru değildir. Çünkü olayın gerçek yüzünü araştırmak, Kur’an’daki kıssaların amaçlarından değildir.” (Halefullah, a.g.e., s. 89) “Tarihsel kıssada, rasyonel gerçeklik ve tarihsel anlatım yoktur, sanatsal veya edebi gerçeklik vardır.” (Halefullah, a.g.e., s. 168) “Sanal olaylar içerisinde, olayların kahramanlarına söylemediklerini söyletmek, birçok büyük tefsir aliminin uygun gördüğü bir konudur.” (Halefullah, a.g.e., s. 186) “Temsili kıssada, olayların mutlaka yaşanmış olması gerekmediği gibi, kahramanların mutlaka yaşamış olması ve diyalogların gerçekleşmiş olması da gerekmeyebilir.” (Halefullah, a.g.e., s. 188) “Kur’an, cahiliye Araplarının inandıkları ve iddia ettikleri şeyler üzerine nazil olmuştur, bu da gösteriyor ki Kur’an kıssalarında geçen bütün olay ve haberlerin, tarihsel açıdan vuku bulması şart değildir.” (Halefullah, a.g.e., s. 287)

      Bu tür iddialara en güzel cevabı yine Kur’an-ı Kerim’da bulmaktayız: “İnkâr edenler, bu (Kur’an) yalandan başka bir şey değildir, (Muhammed) onu uydurdu, başka bir topluluk da kendisine yardım etti, dediler. Böylelikle onlar, hiç şüphesiz haksızlık ve iftira ettiler. Ve dediler ki, bu öncekilerin uydurduğu masallardır, onları yazdırmış olup sabah-akşam kendisine okunmaktadır. De ki, onu göklerde ve yerdeki gizlilikleri bilen (Allah) indirdi. Doğrusu O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Furkan, 25/4–6) “Kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman, ‘öncekilerin masalları’ dedi. Yakında biz onun hortumu (burnu) üzerine damga vurup işaretleyeceğiz.” (Kalem, 68/15–16) Zaman zaman kıssalardan sonra, bu kıssaların gayb haberlerinden olduğu, bu olaylar vuku bulduğunda Hz. Peygamberin orada hazır bulunmadığı vurgulanmaktadır: (Hz. Zekeriya ve Meryem’in kıssaları anlatıldıktan sonra:) “Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem’i hangisi sorumluluğuna alacak diye kalemleriyle kura atarlarken sen onların yanlarında değildin, çekişirlerken de yanlarında değildin.” (Al-i İmran, 3/44) (Hz. Yusuf’un kıssası anlatıldıktan sonra:) “Bu anlatılanlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onlar kararlarını verip o hileli düzeni kurarlarken, sen yanlarında değildin.” (Yusuf, 12/102) (Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bk., Şimşek, Günümüz Tefsir Problemleri, Esra Yayınları, s. 439-446)
Maşallah Turan