21 Ağustos 2012 Salı

Mucize vardır görüşü

REEL DÜNYAMIZDA MUCİZENİN YERİ


Mucize konusu gerek Batıda,[1] gerekse İslam dünyasında geçmişte olduğu gibi günümüzde de üzerinde çokça tartışılan konuların başında gelir. Müslümanlar arasında, mucize algısına yönelik tabiatçı pozitivizme gereğinden fazla prim verildiğini düşündüğümüzden dolayı,[2] öncelikli olarak konunun sağlam bir zeminde ele alınmasını sağlayacak bir girişe gerek olduğu kanısındayız.
Mucize, peygamberlik iddiasında bulunan bir zatın, peygamberliğini tasdik amacına yönelik olan ve kendi davasından daha önce meydana gelmemiş olan? olağanüstü olay demektir.[3] Peygamberler, ne zaman kendilerinin Allah tarafından gönderilen elçiler olduğunu ilan etseler, o zaman insanlar kendilerine hitaben şöyle demişlerdir: Mademki sen, Allah’ın peygamberi olduğunu iddia ediyorsun, o zaman öyle bir marifet göstermeli ve öyle bir iş becermelisin ki, normal insanlar onu yapamasın ya da doğa kanunlarına tam aykırı olsun. İşte böylece Allah’ın seni seçmesi ve insanları hidayete çağırmakla vazifelendirmesi kendiliğinden ispatlanmış olacaktır.  Bu tür istekler üzerine peygamberler mucizeler göstermişler, deliller sunmuşlardır.[4]

Zaman içerisinde, kimileri direk mucizeyi tekzip ve inkâr etme yolunu tercih etmişler, kimileri ise tevil yolunu seçerek demişlerdir ki, Kur’an’ın ve daha önceki din kitaplarının verdiği bu bilgiler doğrudur, fakat manası herkesin zahiren anladığı gibi değildir, bunlar kinayeli ve temsili, diğer bir deyişle remzi/işari birtakım manalar ifade ederler.[5] 

Hâlbuki tevil de esas itibariyle, tabiat fikrine saplanarak mucizeleri kabullenememek ve bunların doğa kanunlarına göre meydana gelen sıradan olaylar olduğunu ispatlamaya çalışmaktır.[6]
Mucize konusunun doğru bir zeminde, sağduyu ile anlaşılabilmesi için şu iki soruya cevap vermek ve çözüm üretmek gerekir.

1. Yüce Allah, içinde bulunduğumuz kâinatın kaide ve kanunlarını belirledikten sonra, işi terkedip hiçbir zaman bu kâinat mekanizmasına müdahale etmeme kararı mı almıştır, yoksa saltanatının idaresini her an elinde bulundurup istediği zaman, insana, diğer yaratıklara ve eşyalara dilediği şekli verebilmekte midir?(ELEŞTİRİ: Müdahale illede Mucize tarzında olur anlayışı yanlıştır. Kehf suresindeki müdahaleleri hatırlayalım, tamamı sünnetullah çerçevesinde gerçekleşiyor. Şimdi mucize gibi görünen müdahalelerin aslında sünnettullah çerçevesinde gelişip, farklı bir dille anlatılıp anlatılmadığını düşünülmeli derim.)

2. Haber-i sadık ve bir tevatür ile bize ulaşan, rivayeti sabit olan bir nakli delil karşısında aklın ve dirayetin yeri nedir? (ELEŞTİRİ: Aklın ve dirayetin yeri akıl ve dirayet gereğidir,  insan olmanın gereğidir ki akıl ve dirayet sadece insanda var, yani NORMal olanı bu, farklı bir davranış  ANORMAL, yani Haber-i sadık NE KADAR SADIK bu konuda  şüphe etmemiz gerekiyor, tabi aklımızdan şüphe etmiyorsak, bu konularda TEVATÜR kavramı ne kadar geçerlidir, bunun üzerinde düşünülmeli, Akıl ve dirayet İnsan olmanın, Kuranın ve Akletmezmisiniz, düşünmezmisiniz, Allahın sünnetinde bir değişiklik bulamazsınız,..... ibarelerinin gereğidir derim)

Birinci soruyu ele alalım. Buna göre acaba Allah, kâinatın kaide ve kanunlarını hiç değişmeyecek ve kendisi de bu düzene hiç müdahale etmeyecek şekilde mi programlamıştır, (EVET) yoksa saltanatının idaresini her an elinde bulundurup istediği zaman, dilediği değişikliği ve yaratmayı yapmakta mıdır? (ÖYLE MÜDAHALE EDERKİ BU SÜNNETTULLAH ÇERÇEVESİNDE GERÇEKLEŞİR, BAKINIZ KEHF SURESİ) Gayet doğaldır ki, eğer bir kişi, örneğin, yılanların nasıl doğduğunu ve yaşadığını biliyor ve bu usul ve yöntemlerin dışında Allah’ın yılanları başka türlü meydana getirip yaşatmayacağına inanıyorsa, o zaman bu kişi, kendisine bir asanın yere atılınca yılan olduğunu, kaldırılınca tekrar eski haline döndüğünü anlatan bir başka kişiyi mutlaka yalanlayacaktır. Fakat eğer bir insan, Allah’ın her şeye kadir olduğuna, istediği maddeye hayat verebileceğine ve emriyle bir asanın yılan olabileceğine inanıyor ise, onun için bu tür hadiseler ve kıssalar gerçeğe ve akla uygun olacaktır. Bu insan için bir asanın yılan olması, yumurtalardan civciv çıkması kadar tabii ve olağandır. Aradaki fark sadece şudur: İlk hadise peygamberler tarihinde sadece üç defa[7] meydana gelmiştir, hâlbuki ikinci hadise her gün gözümüzün önünde cereyan etmektedir.(İLK HADİSE SADECE BİR ANLATIM TARZIDIR, ZİRA ALLAHIN SÜNNETİNDE BİR DEĞİŞİKLİK DE BULAMAYACAĞIZ)

“Göklerde ve yerde bulunanlar, O’ndan isterler. O, her gün yeni bir iştedir.”[8] ayet-i kerimesi, Yüce Allah’ın kainatı ve içindekileri programladıktan sonra kendi hallerine terk etmediğini, aksine istediği zaman dilediğini yaptığını, her an nicelerini yok edip nicelerini var ettiğini, bazı halleri giderip bazılarını getirdiğini ifade eder. Demek ki, Yaratıcı’nın kâinatla olan ilişkisi süreklidir. “(BUNLAR YARATMANIN VE VAR ETMENİN MUCİZE TARZINDA OLMASI GEREKTİĞİNİ AÇIKLAMIYOR, BUNLAR SÜNNETULLAH ÇERÇEVESİNDE DE GERÇEKLEŞTİRİLEBİLİR Kİ, HADİ DEMAGOJİMİZİ DE YAPALIM ALLAH DİLERSE HER ŞEYE SÜNNETULLAH ÇERÇEVESİNDE MÜDAHALE EDEBİLİR, ONUN İÇİN İLLEDE MUCİZE TARZI MÜDAHALE BİR ZORUNLULUK DEĞİLDİR)...Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti sadece Allah’a aittir. O, dilediğini yaratır. Allah, her şeye kadirdir.”[9] Bu ayet-i kerime de açıkça şunları ifade ediyor: Allah, neyi diler ve nasıl dilerse öyle yaratır.[10] Dilerse başlangıçta göklerin ve yerin sahasını ve basit şeyleri yarattığı gibi bir aslî madde olmadan da yaratır. Dilerse bunların aralarındaki mahlûkları yarattığı gibi bir asıldan yaratır. (BU DEMAGOJİYİ BEN DAHA ÖNCE YAPTIM, YANİ ALLAHIN YAPABİLME GÜCÜYLE BİR YERE VARAMAYIZ) Bunu da ya başlangıç olarak topraktan bitkileri, hayvanları ve Âdem’i yarattığı gibi dilerse cinsin zıddı olan bir asıldan inşa eder veya dilerse aynı cins bir asıldan yapar. Bunu da dilerse bir erkekten dişi yaratmak suretiyle çeşitlendirir, nitekim Âdem’den Havva’yı böyle yaratmıştır. Dilerse, baba olmaksızın bir dişiden erkek çıkarmak suretiyle çeşitlendirir, nasıl ki İsa’yı da böyle yaratmıştır. Dilerse hem erkek, hem dişiden yaratır ki, diğer insanları da böyle yaratmış ve yaratmaktadır. Dilerse çok yaratır, dilerse nadir ve benzersiz yaratır. Çünkü o Allah’tır. Her şeye tam kudretle kadirdir, kudreti hiçbir şekilde kayıt ve tahdide tabi değildir. (ALLAHIN SÜNNETİNDE BİR DEĞİŞİKLİK BULAMAZSINIZ BİR KAYIT VEYA TAHDİD OLARAK ALGILANABİLİR Mİ? DEĞİLSE NASIL ALGILAMALIYIZ)Onun kudretinin hiçbir sınırı olmadığından dilediği şeyi, dilediği şekilde yaratır...[11]

İkinci soruyu hatırlayalım. Haber-i sadık ve bir tevatür ile bize ulaşan, rivayeti sabit olan bir nakli delil karşısında aklın ve dirayetin yeri ne olmalıdır? Hiç şüphesiz ki, nakli anlayacak olan da akıldır. Bundan dolayı akıl ve dirayet gözardı edildiği zaman ortada ne akıl kalır, ne de nakil. Ancak aynı şiddette unutmamak gerekir ki, akıl gerçek bilginin yaratıcısı değil, alıcısı ve kabul edicisidir. (BURADA ŞÖYLE BİR İTİRAZ GERÇEKLEŞTİREBİLİRİZ, BİZ ATALARIMIZIN DİNİNDEMİYİZ? YOKSA AKLIMIZ VE VİCDANIMIZ İSLAMA ISINDI, EVET BU HAK DİNDİR DEDİĞİMİZ İÇİN Mİ? YANİ BİLGİNİN  KABULÜDE AKIL VE VİCDAN SÜZGECİNE BAĞLIDIR.)Bunun içindir ki, ilmin konusu soyut düşünceden ziyade olaylar ve onlarla ilgili haberlerdir. Nakle dayanan bilgi de işte o edinilen haberler cümlesindendir. Bu da akla, bilmediği ve görmediği şeylerin yeniden yeniye bir akışıdır. (BENCE TARİHTE DE HİÇ OLMADI AMA BİR MUCİZE OLSAYDI, GÖRSEYDİK AKLIN VE VİCDANIN KABUL ETMEDİĞİNİ AKLIMIZ ACİZ KALDIĞI İÇİN KABUL EDEBİLİRDİK, ANCAK BİZ BÖYLE BİR MUCİZEYİ GÖRMEDİK, O HALDE BİZE KALAN AKLIMIZA VE VİCDANIMIZA SESLENİP SESLENMEDİĞİDİR. DERİM, ZATEN MUCİZENİN MANTIĞI DA ŞU OLMALIDIR AKIL VE VİCDANIN KABUL ETMEDİĞİNİ AKLI ACİZ BIRAKTIRARAK KABUL ETTİRMEK???? ŞİMDİ DÜŞÜNELİM İNANDIĞIMIZ DİN AKLA, MANTIĞA VE VİCDANA AYKIRI MI?)

Bazı şeyler mümkün olduğu halde nadiren meydana gelir, bir sayı ve grup oluşturmaz. Diğer birçok şeyler de mümkün ve sürekli olur. İlmin başarılı olduğu alan da ikinci alandır. Ancak böyle sürekli ve düzenli olayların bulunması, mutad olmayan nadir olayların inkârını gerektirmez, inkâra hak kazandırmaz. Öyleyse akıl, gerçekten olmuş bir haberle karşı karşıya kaldığı zaman, dirayet açısından önce o haberin sıhhat ve değerini tespit ettikten sonra şunu dikkate almak zorundadır: Nakledilen haber, basit ve adetlere uygun açıdan mı söz konusu ediliyor, yoksa adetlerin ve alışılmışın aksine bir açıdan mı söz konusu ediliyor? Eğer sıradan olmak üzere naklediliyorsa bunda aklın dirayet açısından görevi, onun mümkün olup olmadığını araştırmak ve kendi açısından geçerli olan genel ölçüye vurmaktır. Ancak eğer nakil, haberi/olayı olağanüstü (sıradışı) olmak üzere kaydediyor ve ilan ediyorsa o zaman dirayetin görevi, onu başka olaylara irca ve tatbik etmek değil, o şeyi kendisiyle mukayese ederek onun mümkün olup olmadığını düşünmek ve kendi özünde bir çelişkiyi içerip içermediğini aramaktır. Çelişki bulunmadığı takdirde inkâr veya tevile gitmeden, onu nadir ve garip bir olay olarak kabullenmek ve kaydetmektir.(AKLA VE BİLİME AYKIRI GÖRÜNTÜLÜLERİN SERGİLENDİĞİ SİHİRBAZLIK GÖSTERİLERİNE İNANMIYOR, BUNUN ARKASINDA BİR ŞEYLER ARIYORUZ, KURAN KISSALARINDA DA BUNU YAPMAK AKLIN GEREĞİDİR, YORUM, SEMBOLİZE, VS VS) .

Özellikle nakle dayanan ilimlerin bir vazifesi de bu gibi nadir ve özel olayları yitirmeden gelecek nesillere haber vermektir. İşte ilahi kitaplar bizi, bunların en sabit ve kesin olanlarından haberdar ederek fikirlerimizi boğan tabiat çemberinden kurtarır. (AKIL BİZİ BOĞMAZ, AMA AKLA, MANTIĞA, VİCDANA AYKIRI KABULLER BİZE BOĞAR) Müspet ilim, münferit ve nadir olan vakaları inkâr etmez, fakat onun asıl amacı genelleme yapmak olduğundan, genelde tekrar eden normal vakaları izler ve onların ortak özelliklerini tanımaya çalışır, ortak karakterlerini bulup kaydeder. Bunun için mesela, tabiat kanunlarının dışında münferit ve nadir vakalar olmaz veya olamaz demek, her şeyden önce ilmî anlayışa ters düşmektir. ( OLUYORSA, O HALDE BUNUN BİR SEBEBİ VARDIR, BİLİM BUNU SÖYLER, ÖZEL ŞARTLARDA ÖZEL İSTİSNA SONUÇLAR ORTAYA ÇIKABİLİR), Bir kısım yazarların edebiyat adına uydurdukları romanları, hikâyeleri, hayal ve yalanları tarih kılığına sokmaları ve bazılarının da rivayetin sıhhatini dikkate almaksızın her işittiği garip ve acayip şeyi tarih namına kaydetmeleri ve nakletmeleri nasıl ki yanlışsa, zamanımızda olduğu gibi bazılarının da tarih açısından sağlam ve sıhhatli haberlerle gelen garip ve harika olayları, şimdiki zamanda ve müspet ilimlerde benzerine rastlanmıyor diye toptan red ve inkâr etmeleri aynı şekilde yanlıştır.(AKLA,MANTIĞA,BİLİME AYKIRI BİR ŞEYİ RED ETMEK NEYE GÖRE YANLIŞTIR? AKLA GÖREMİ? BİLİME GÖREMİ? MANTIĞA GÖREMİ? )

Özellikle tabiatçı filozoflar, olağanüstülüklerin meydana gelebileceğine ihtimal vermezler ve imkânını inkâr ederler. Derler ki, örneğin asanın yılana dönüşmesini caiz görmek, müspet ilimden gereklilik prensibinin ortadan kalkmasına sebep olur. Çünkü küçük bir asadan kocaman bir yılanın doğduğunu kabul ettiğimiz zaman, bir saman çöpünden veya bir arpa tanesinden bir delikanlı insanın doğabileceğini de kabul etmiş oluruz. Bu kabul edildiği takdirde, şimdi gözlerimizle gördüğümüz şu insanın da anasız-babasız olarak şu anda birdenbire meydana geliverdiğini de caiz görmüş oluruz. Böyle bir anlayışı kabul etmemiz, dağların altına, deniz sularının kana, çöplükteki toprağın una, evdeki unun tuza dönüşmesini de caiz görmemiz anlamına gelir. Böyle bir kabul ise, zaruri olan ilimleri iptal edip geçersiz kılar, insan aklının safsataya düşmesini gerektirir ki, bu kesinlikle batıldır, yanlıştır.(DOĞRU SÖZE NE DENİR, AKSİ HALDE SAÇMA SAPAN BİR DÜNYADA YAŞAMAK ZORUNDA KALIRDIK DİYEMİYORUM, HER HALDE BAĞLANTILARINI KURAMADIĞIMIZ BİR DÜNYADA İNSANIN YAŞAMASI MUHAL OLURDU) [12]

Hâlbuki bu iddialar, tabiatçı filozofların mesleğinde daha çok gündeme gelir. Eski ve yeni bazı tabiatçılar, kâinatın kendiliğinden ve bir tesadüf eseri olarak meydana geldiğini varsayarlar. (BURASI BİZİ İLGİLENDİRMEZ) Sonra işin garibi odur ki, varlığın esas itibariyle tesadüfen ve kendi kendine meydana geldiğini varsayan bu kimseler, şüpheden korunmak iddiasıyla bazı şeylerin imkânsızlığından söz ederler, bunu da tabii ilimlerin gereği gibi gösterirler. Oysa varlıkların etkensiz ve yaratıcısız kendi kendine, tesadüfen meydana gelivermesi caiz görülünce, bir insanın kendi kendine anasız-babasız olarak meydana gelemeyeceği, dağların altına, denizlerin kana, toprakların una, unun tuza dönüşüvermeyeceği nasıl sağlanabilir? Çünkü bazı şeylerin kendi kendine ve herhangi bir etken olmaksızın, tesadüfen meydana geldiğini caiz görmek, başkalarının da etken olmaksızın meydana gelmesini caiz görmekten farklı değildir.

            Şu bilinmelidir ki, olağandışı olayların ve mucizelerin meydana gelişi, göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin ilk yaratılışından ve sonra bunların yıkılıp yok oluşundan daha garip ve daha acayip şeyler değildir. Olağandışılığı veya mucizeyi caiz görmek, sofistlik ve şüphecilik olur demek bir demagojidir. Bizim, olağanüstü şeylerden bazılarının meydana gelmeyişine, örneğin dün gördüğümüz bir dağın bugün altın oluvermediğine hükmetmemiz, o dağın haddizatında altın olma imkânına aykırı değildir.[13] ( O HALDE AKLI İNKAR ETMELİYİZ, O HALDE MANTIĞI İNKAR ETMELİYİZ, O HALDE BİLİMİ İNKAR ETMELİYİZ) Nitekim elle tutulan belli bir cismin, belli bir durumda bulunduğunu görür, onun varlığına kesin olarak hükmederiz. Bununla beraber o cismin orada olmayıp, yerinde başka bir cismin bulunduğunu düşünmemize onun durumu engel teşkil etmez. (NASIL YANİ? ACABA KASABIN KESTİĞİ KOYUN ETİMİ? KENDİ KOLUMU? ŞİMDİ KASAP NE YAPACAK? AKLIMA DAHA ACAİP ÖRNEKLER DE GELDİ DE NEYSE) Gerçekten de o cismin hem orada olduğu kesin bilgimiz içindedir, hem de orada bulunmamasının aslında mümkün olduğu yine kesin bilgimiz içindedir. Ne kesin olay aksinin imkânını ortadan kaldırır, ne de aksinin imkânı bizim gözlemimizi ve olayı ihlal edecek bir şüpheyi gerektirir. (YA ALLAH BİSMİLLAH KESELİM BAKALIM YA ETTİR YA KOLUMDUR, ŞİMDİ ORTAYA ÇIKAR ) Şu halde duyularımızda olduğu gibi adet bakımından da biz, bir şeyin varlığına kesin gözüyle bakarız, bununla beraber o şeyin aksi dahi her zaman için mümkün olur. Mesela, âdete göre biz kesinlikle biliriz ki, yılan yılandan olur ve belli bir süre içinde olur. Fakat bizim bu kesin bilgimiz, yeryüzündeki ilk yaratılış olayında olduğu gibi, yılanın diğer bir şeyden meydana gelmesine[14] veya birdenbire yaratılıvermesi imkânına aykırı olmaz. Birincisini vakî, ikincisini ise mümkün bilmek gerekir.(İLK YARATILIŞ SONRAKİLERE DELİL OLAMAZ, NE ALAKASI VAR, YANİ BİR ŞEYİN ANİDEN VAR OLABİLECEĞİNE İNANALIM MI? MESELA BİR BAKIYORUZ EVİN ÖNÜNDE ARABAMIZ YOK, OĞLUMUZ YOK EEEE BİRDEN BİRE VAR OLAN BİR DÜNYADA BİRDEN BİRE YOK OLUVERMEYEDE İNANMALIYIZ, mümkün bilmek gerekir.ARKASINI HİÇ ARAMAYACAKMIYIZ? YADA EVİN ÖNÜNDE BİR ARABA, ACABA ALLAH BİZİM İÇİN Mİ YARATTI Kİ mümkün bilmek gerekir.HADİ ŞÖYLE Bİ GEZELİM Mİ DİYECEĞİZ?)

            Şu da unutulmamalıdır ki, âlemde mucize dahi her zaman olagelmiş bir adet hükmündedir. (HİÇ OLMAMIŞ) Her zaman, her asırda harikulade yaratılışlar ve olaylar bulunagelmiştir. (OLABİLİR)Akıl ve insaf sahiplerinin bunları inkâr etmesine imkân yoktur. Gerçekten de kâinattaki olaylar, birbirine zıt iki cins oluşların dengesine bağlı olarak mülahaza edilebilir. Bunlardan birisi olumluların uyumu, diğeri de olumsuzların uyumudur ki, herhangi bir şeyi bilmek bu iki uyumdan onun hissesine düşeni tayin etmek, yani olumlu ve uygun özellikleri benzerlerine eklemek, olumsuz ve aykırı özellikleri de diğerlerinden ayırdetmektir. “Eşya ancak zıttı ile bilinir” kaidesini de hatırlatan bu fiili durum bize gösteriyor ki, kâinatta bir tek değil, çok sayıda değişik adetler ve tabiatlar bulunmaktadır. (YANİ OKULLARDA BİR DE FİZİK VE KİMYA KURALLARININ TAM ZIDDINIDA ÖĞRETELİM Mİ? MESELA BUZDOLABINA KONULAN SU BUHARLAŞADA BİLİR, MESELA ATEŞE KONULAN SU DONABİLİR, İŞİMİZ TESADÜFLERE KALDI, Aklıma İbrahim peygamber kıssası geldi) Bunlardan birinin mümkün olduğunu bilmemiz, diğerinin vaki olduğunu bilmemizi engellemez.(ENGELLEMEZ)

            İşte peygamberlerin ‘mucize’ denilen alâmet-i farikaları, onları başkalarından ayırdettiren ve davalarını tasdik ettirmeyi amaçlayan ayırıcı özelliklerindendir ki, bunlar da âlemde farklı ve üstün olma özelliğine sahip ayrıcalıklı bir ilahi adet ve gelenektir. (KURANDA TAM TERSİ BİR PEYGAMBER ANLATILIYOR, ARKADAŞINIZ, BENDE SİZİN GİBİ BİR İNSANIM, KURU ET YİYEN KADININ OĞLU, BEN GAYBI BİLMEM, ....YANİ BİZİM GİBİ) İnsan, varlıkların sınıflandırılmasında ‘canlılar’ sınıfını teşkil eden olumlu uyumlar içinde bir tür iken, ayrıcalıklı olduğu aykırılık olayları açısından bakıldığında nasıl ki canlılar sınıfının bir harikasını meydana getiriyor ise, peygamberlik olayları da insan türü denilen olumlu uyumlar içinde böyle bir harikalık teşkil etmektedir. Bu olayların meydana gelişleri ise, olağanlık fikri ve kıyas yolu ile anlaşılamaz, ancak bizzat gözlem veya sadık haber ile bilinebilir. Örneğin, telgraf ve telefon keşfedilmeden önce, batıdaki bir adamın doğudaki biriyle bir-iki saniye içinde haberleşebileceğini soyut akıl ve kıyas ile tayin etmek mümkün olamazdı.(TELGRAF VE TELEFONUN BİLİNMEDİĞİ DEVİRLERDE BUNU İNKAR ETMEK AKLIN GEREĞİ VE GÖREVİDİR) Fakat adet olmayan böyle bir şeyin imkânına aklın ve ilmin cevaz vermeyeceğini iddia etmek, akıl ve ilim adına bir iftira olurdu. (O ZAMAN AKLIN VE BİLMİN HER SUNUSU BİRER İFTİRADIR, İFTİRA OLDUĞUNU DA SUNMASI BİR İFTİRADIR, İFTİRA OLMADIĞINI SUNMASI DA BİR İFTİRADIR, İFTİRA OLMASIDA BİR İFTİRADIR, OLMAMASI DA BİR İFTİRADIR,....VS VS) Çünkü bunun olabileceğini varsaymak ve mümkün görmek hiçbir çelişkiyi gerektirmez.(BU İDDİANN BİZZAT KENDİSİ  AKLIN VE BİLMİN GEREĞİ İSE GEREKTİRMEMESİ DE BİR İFTİRADIR, GEREKTİRMESİ DE BİR İFTİRADIR, ÇELİŞKİ DE BİR İFTİRADIR, ÇELİŞKİSİZLİK DE BİR İFTİRADIR.. VS VS )

            Bütün bilgiyi yalnızca aklî kıyas ile sınırlandırmak, aklın kabiliyet ve görevlerini unutup aklî kıyas ile şimdiki zamandan ileriye doğru kesin hükümler çıkarmaya çalışmak nasıl bir haksızlık ise, aynı şekilde şimdiki zamandan geçmiş zamana doğru kesin hükümler çıkarmak ondan daha büyük bir haksızlıktır. İşte zamanımızda bulunanların “biz her bakımdan eski insanlardan daha gelişmiş durumdayız ve daha yükseğiz, öyleyse bizim ilim ve irademizin yapamadığı bir şeyi onların yapmasına imkân olmadığı kesindir” türünden bir kişisel kıyasla hüküm çıkarmaya ve semavi kitapların ayetleri ve ümmetlerin tevatürleri ile nakledilegelen eşsiz ve benzersiz olayları inkâr etmeleri veya tevile sapmaları, ilme ve insanlığın gelişmesine zarar veren bir zorbalıktan başka bir şey değildir. Zira birer prensip olarak ele alınan çeşitli ve değişik oluşlardan her birinin, daha önce benzeri görülmemiş bir yaratılış veya bir değişme harikasıyla başlayageldiği ve bütün tekâmül aşamalarının da hep böyle bir özel harika oluşla meydana geldiği unutulmamalıdır. Fark, yaratılışın veya değişikliğin hızında ve süresinde bazı derece farklarının olmasıdır. Örneğin, bir asanın zaman aşımı ile çürüyüp kömür olarak uzviyet değiştirmesi olağan olduğu ve bu olayda hiçbir çelişki bulunmadığı gibi aynı hadisenin birdenbire ve daha büyük ölçüde olabileceğini tasavvur etmekte ve böyle bir olayı gözlem veya haber vermekte hiçbir çelişki yoktur.(MESELA BİRİ BİZE SENİN EMANET VERDİĞİN KAZAN DOĞURDU DERSE İNANMALIYIZ, ÖLDÜ GÖMDÜK DERSE YİNE İNANMALIYIZ, BUNDA BİR ÇELİŞKİ YOKTUR, GERÇEKTEN YOKMUDUR??? BUNLAR UYGULANABİLİR BİLGİLERMİDİR? BURADAKİ ÇELİŞKİNİN BÜYÜĞÜ AKLA AKILDIŞILIĞI KABUL ETTİRME ÇABASI, BUNU KABUL ETMİŞ BİR AKLA ARTIK AKIL DİYEBİLİRMİYİZ? BÖYLE BİR AKIL İÇİN ÇELİŞKİ YADA ONAYLAMA DİYE BİR ŞEY OLABİLİR Mİ?)

(AŞAĞIDAKİLER YUKARIDARİLERİN İNKARI OLMUYOR MU?)
            Şüphe yok ki, insanın bütün ümit ve beklentisini mucizelere bağlayıp da yaratılıştaki normal akışı ihmal etmesi ve uzun bir tarihin sonucu olan bilimsel gözlem ve deneylerin ortaya koyduğu sonuçları hiçe sayarak, çalışıp elde etmenin, üretmenin, bilgi ve iradenin, eğitimin ve özel teşebbüsün faydalarını, icaplarını hesaba katmadan, yaratılışta mevcut olan hazineleri işleterek yararlanmaya çalışmayıp da sırf gökten inecek bir sofra bekleyip durması, kısacası Allah’a yalnızca mucizeler ve harika olaylar açısından tevekkül edip bel bağlaması, normal adet ve mantık açısından tevekkül etmemesi doğru yoldan ayrılmaktır. Bunun için Kur’an, dikkatleri harika olaylardan ziyade, normal olarak cereyan eden sünnet ve adetlere, kanun ve kurallara, şeriat ve ilkelere doğru çekmiştir. Fakat aynı zamanda adetler ve sünnetler karşısında harikaların, genel ve olağan gidişatın kuralları dışında kalan birtakım garip ve nadir olayların mümkün ve vaki olduğunu da ifade etmiştir. Hatıra ve hayale gelmez açılardan umulmaz hadiseler, ümitler, korkular doğabileceğini bilmemek, yani Yüce Allah’ın olağan gidişat dışında bir şey yaratmayacağını zannetmek de, O’nun sonsuz kudretini donuk ve katı bir tabiat mantığıyla sınırlamaya kalkışmaktır ki, sebeplere ve olaylara öncülük eden ilk yaratılışı unutma sonucu akıl ile mantığın durduğu sınırda toptan bir ümitsizlik ve karamsarlık içinde boğulup kalmaktır. Bir ışığın yanmasıyla sönmesi arasındaki hız bile, bize yaratma ve yok etmenin ne kadar hızlı bir şekilde mümkün olduğunu gösterdiğine göre, bu meselede itidali/orta yolu yakalamak, yani hem Yaratıcının sonsuz kudretini yine kendisinin koyduğu tabiat kanunlarına mahkûm kılmamak, hem de her şeyi mucize mantığıyla değerlendirmeye kalkışmamak gerekir.[15]
          

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder