Muhammed Esed'in Yorumları Bağlamında Bazı Mu'cize Örnek
1) Salih Peygamberin Deve Mucizesi
“Semud kavmine de kardeşleri Salih’i gönderdik. Şöyle dedi: Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka bir ilahınız yoktur. Size, Rabbinizden açık bir delil geldi. İşte şu, Allah’ın devesi, size bir mucizedir, bırakın onu Allah’ın arzında yesin-içsin, sakın ona bir kötülük etmeyin, yoksa sizi acı bir azap yakalar.”[1] Esed’in bu ayetin tefsirine yönelik yorumunu kısaca hatırlayalım. Ona göre, bu dişi devenin mucizevi bir yapıda olduğunu söylemek kesinlikle yanlıştır, kaldı ki Kur’an da bunu doğrulamamaktadır.[2] Halbuki yukarıda mealini verdiğimiz ayetin birinci cümlesinde bahsedilen “apaçık belge”den, ikinci cümlede “ayet (mucize)” olduğu bildirilen dişi devenin kastedildiği açıkça anlaşılıyor. Şuara suresindeki ayetlerden de öğreniyoruz ki,[3] bu kabile insanları Salih Peygamberden, eğer Allah’ın gönderdiği bir elçi ise, kendilerine açık bir mucize getirmesini istemişler ve bunun üzerine Salih Peygamber, dişi deveyi bir mucize olarak onlara sunmuştur. Burada görüldüğü gibi, dişi deve ile ilgili olay kesinlikle “mucizeler” tarifine girmektedir. Bu durum, o dişi devenin yaratılışının mucizevi bir şekilde olduğunun ve tıpkı diğer peygamberlerin gösterdikleri mucizeler türünden, bir mucize olarak meydana geldiği gerçeğinin ispatıdır. Zira, kendisinden bir mucize isteyen kavmine karşı Hz. Salih hiçbir özelliği bulunmayan, tamamen sıradan bir deveyi[4] mucize olarak takdim etmeye kalkışmış olsaydı, elbette bu durum kendisiyle alay edilmesi sonucundan başka bir netice doğurmazdı. Halbuki ayetin anlatım üslubundan, kavminin mucizevi bir olaya şahit oldukları ve mucize konusunda Hz. Salih hakkında alaya kalkışmadıkları, aksine ilzam olup sustukları anlaşılmaktadır. Öyleyse söz konusu olan dişi deve, sıradan bir deve değil, kesinlikle mucizevi yapıda bir devedir yani yaratılışı mucize olan bir devedir.
Dişi devenin mucize eseri yaratıldığının bir başka delili, bu hayvana dokunulmamasıyla ilgili Hz. Salih’in ikazıdır. Hz. Salih, bu deveye kötü niyetle dokunmak isteyenlere, bunu yaptıkları takdirde Allah’ın azabına uğrayacaklarını söylemiştir. Ayrıca, deveye serbestlik tanımalarını istemiş ve istediği arazide otlamasına imkan tanımalarını emretmiştir. Belli ki, böyle bir şey Semud kavmi tarafından da ‘mucize’ olarak kabul edildikten sonra onlara merasimle takdim edilmiştir. Yani, dişi devenin canlı bir biçimde sunuluşu, insanların onun olağanüstü bir hayvan olduğunu görmeleri içindir. Semud kavmi de bu yüzden devenin, kendi bayırlarında serbestçe otlamasına, kuyularından bir gün de onun su içmesine müsaade ettiler. Bu müsaade dahi, kavminin mucizeye inandıklarını gösteriyor. Fakat gönülleri bu durumdan bir türlü razı olamıyordu. Görünüşte Semud kavmi için korkulacak herhangi bir şey yoksa da dişi deveden korktukları bir gerçekti. Dişi devenin öyle istediği gibi, bir başına, her yerde dolaşabilme cesaretini göstermesinden, bu hayvanın arkasında mutlaka insanüstü bir kuvvetin olduğu kuşkusuna kapılmışlardı. Bu korku ve kuşku sebebiyle, uzun süre düşünüp taşındıktan sonra bu deveyi öldürdüler.[5] Yüce Allah da bu günahları sebebiyle onları yerle bir etti, acı bir azapla kırıp geçirdi, yerlerini-yurtlarını dümdüz etti.[6]
İbni Kesir ve Zemahşeri, devenin yaratılışının kesinlikle bir mucize olduğunu ifade ettikten sonra, kaynak vermeden ve sıhhatini belirtmeden şu nakillerde bulunuyorlar: Semud kavmi, peygamberleri Salih’ten mucize eseri olarak, Hicr bölgesinde bulunan bir kayadan dişi bir deve çıkarmasını istediler. Bunun üzerine Hz. Salih, kendilerinden bunu yaptığı takdirde iman edip, Allah’a itaat etmelerini istedi, onlar söz verip kabul ettiler. Hz. Salih söz aldıktan sonra namaza durdu ve dua etti, derken kaya yarıldı ve içinden görkemli bir dişi deve yavrusuyla birlikte çıkıverdi. Kavmi o esnada iman etti, ancak bir müddet sonra kendi develeri, hayvanları bu deveden korkup ürküyor diye hayıflandılar, onun varlığından rahatsızlık duymaya başladılar. Sonra aralarında anlaşıp dişi deveyi öldürdüler, devenin yavrusu ise çıktığı kayaya veya başka bir kayaya vardı, kaya yarıldı, o da kayanın içine giriverdi. Bu olaydan üç gün sonra, yaptıklarının cezası olarak Semud kavmi helak edildi.[7]
Ancak belirttiğimiz gibi her iki tefsirde de, devenin yaratılışının keyfiyeti ile ilgili olan bu rivayetlerin ne sağlam ne de zayıf herhangi bir kaynağı verilmemiştir ve rivayetlerin sıhhati konusunda herhangi bir değerlendirme yapılmamıştır.
Kur’an-ı Kerim, bu dişi devenin yaratılışının mucize olduğunu ifade etmekle beraber, nasıllığını, fiziksel yapısını, nasıl vücuda geldiğini açıklamıyor. Herhangi bir sahih hadiste de buna dair bir açıklamaya rastlamadık. Bu yüzden, Kur’an’ı tefsir edenlerin bu dişi devenin doğuşuna dair yürüttükleri fikirlere, yaptıkları açıklamalara inanmak gerekmez, inanma zorunluluğu yoktur. Önemli olan, nasıllığı konusuna girmeden o dişi devenin yaratılışının bir mucize olduğunu bilmektir.
2) Hz. Peygamber’in Düşmanın Gözüne Toprak Atması
Esed, Enfal suresinin “Onları siz öldürmediniz, lakin Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lakin Allah attı. Bu da mü’minlere güzel bir imtihan geçirtmek içindi. Allah işitendir, bilendir.”[8] ayetini tefsir ederken, ayetin metninde geçen ‘rama (atma)’ kelimesinin kum, çakıl ve toprak atmak anlamına gelmediğini, aksine korku salmak anlamına geldiğini söyler ve şöyle der: “Bazı rivayetlere göre, savaş başlarken Hz. Peygamber yerden bir avuç kum-çakıl ya da toprak alarak düşman tarafına doğru savurdu, bununla sembolik olarak onların yaklaşan felaketlerini işaret etmiş oluyordu. Ne var ki, bu kabil rivayetlerin hiç birisi, hadis ilminin geçerli ölçüleriyle ‘sahih (güvenilir)’ olarak tanımlanan standart sıhhat derecesini göstermedikleri gibi, yukarıdaki ayete de tatminkar bir açıklama getirmemektedirler.”[9] Devamında da İbni Kesir’in ayetle ilgili açıklamasına bakılmasını tavsiye etmektedir.
İbni Kesir, ayetin tefsiriyle ilgili olarak şunları söylemektedir: “Yüce Allah bu ayette, kulların fiillerinin yaratıcısı olduğunu[10] ve kullarının hayır olarak işledikleri bütün şeylerde kendisinin övgüye layık olduğunu açıklamaktadır. Çünkü Allah, onları hayır işlerinde başarılı kılmış ve bu konuda onlara yardım etmiştir. Bu yüzden de şöyle demiştir: ‘Onları siz öldürmediniz, lakin onları Allah öldürdü.’[11] Yani, siz kendi gücünüz ve kendi kuvvetinizle düşmanlarınızı öldürmediniz, zira onlar sayıca çoktu, siz ise az idiniz. Dolayısıyla sizi onlara karşı muzaffer kılan O’dur. Nitekim Yüce Allah başka ayetlerde şöyle demektedir: ‘Andolsun ki, siz güçsüz iken, Allah size Bedir’de yardımıyla zafer verdi...’[12], ‘Andolsun ki, pek çok yerde ve Huneyn gününde size yardım etti. Hani çok sayıda oluşunuz sizi böbürlendirip-gururlandırmıştı, fakat size bir şey de sağlayamamıştı...’[13] Yüce Allah, zaferin sayı ve mühimmat çokluğuyla olmadığını, kendi katından bir ihsan olduğunu bildiriyor. Nitekim bir başka ayette şöyle diyor: ‘...Nice küçük topluluklar, daha çok olan topluluklara Allah’ın izniyle galip gelmiştir, Allah sabredenlerle beraberdir.’[14] Sonra da Yüce Allah, Hz. Peygamberin Bedir günü, avucuna toprak alıp kafirlerin yüzüne savurup-atması hakkında şöyle demektedir: ‘Attığın zaman sen atmadın, lakin Allah attı.’ Yani o bir avuç toprağı kafirlere ulaştırıp-isabet ettiren, onları bununla sersemleten sen değildin. İbni Abbas’tan rivayet edildiğine göre, Allah Resulü Bedir günü iki elini kaldırıp şöyle dua etti: Allahım! Eğer bu mü’min cemaat yok edilirse, sana yeryüzünde bir daha ebediyyen ibadet edilmeyecektir. Bu duası üzerine melek Cebrail, peygamberimize gelip bir avuç toprak almasını ve kafirlerin yüzlerine atmasını söyledi. Hz. Peygamber de bir avuç toprak aldı ve düşman askerlerinin yüzlerine attı. Bu bir avuç toprağın atılmasından sonra, düşman saflarında yüzüyle-gözüyle meşgul olmayan tek bir müşrik dahi kalmadı, bundan sonra afallayıp bozguna uğradılar. Muhammed b. Kays ve Muhammed b. Ka’b el-Kurazi dediler ki, topluluklar birbirine yaklaşınca, Allah Resulü bir avuç toprak aldı ve ‘yüzleri kavrulsun’ diyerek düşman askerlerinin yüzlerine attı. O bir avuç toprak bütün kafirlerin gözlerine girdi. Bunun üzerine Hz. Peygamberin arkadaşları düşmanları öldürmeye ve esir almaya başladılar. Düşmanın hezimete uğratılması, Hz. Peygamberin toprak atmasıyla başladı. Yüce Allah da bu olay hakkında şu ayetini indirdi: ‘Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı.’”[15]
Esed’in bakmayı tavsiye ettiği İbni Kesir’in açıklamaları naklettiğimiz şekildedir. Görüldüğü gibi İbni Kesir, son derece net bir şekilde ‘toprak atma’ hadisesini kabul etmekte, ayette geçen ‘rama (atma)’ fiilinin, düşman askerlerinin yüzlerine atılan bir avuç toprakla ilgili olduğunu açıkça söylemekte ve bu görüşü destekleyen rivayetler nakletmektedir.
Zemahşeri de ayet için aynı açıklamayı yapmakta ve sözünü ettiğimiz rivayetleri nakletmektedir. Onun “Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı”[16] ayeti hakkındaki açıklaması şu şekildedir: “Yani, müşriklerin yüzlerine attığın bir avuç toprağı gerçekte sen atmadın. Çünkü hakikatte sen atmış olsaydın, o atışın etkisi ancak bir insanın atışının etkisi kadar olurdu. Ancak o, müşriklerin yüzlerinde yaptığı dehşetli etki dolayısıyla Allah’ın atışıdır. Zira bir insanın atışı, bu büyük etkiyi asla gösteremezdi. Atışın Allah Resulü’ne nisbet edilmesi dış görünüşü itibariyledir. Atışın Allah Resulü’nden nefyedilmesi ise, onun bir insanın asla güç yetiremeyeceği etkisi ve sonucu itibariyledir. Bu zaviyeden bakıldığında sanki Allah, gerçekten atma işini yapandır.”[17]
Mevdudi, ayetin tefsirinde şu açıklamayı yapmaktadır: “Burada, Bedir savaşı sırasında meydana gelen bir olay kastedilmektedir. Teke tek karşılaşmalardan sonra, tüm ordunun genel savaşa başlayacağı sırada Hz. Peygamber (s.a.v.), yerden bir avuç kum alıp kafir ordusuna doğru attı ve ‘yüzleri kavrulsun’ dedi. O sırada başlama işareti verdi ve müslümanlar bir bütün oluşturarak kafirlere saldırdılar.’[18]
Merhum Elmalılı ayetin tefsirini şu şekilde yapar: “Sonra onları siz öldürmediniz, o öldürülen ve yere düşen, enfali ve ganimeti söz konusu olan müşrikler, sizin gücünüzle ve kuvvetinizle ölmüş olmadılar, lakin onları Allah öldürdü. Size emretmek, üstünlük ve zafer vermek, üzerlerine sizi saldırtmak ve kalplerine korku düşürmek suretiyle hakikatte onları Allah öldürdü. Rivayet edildiğine göre, Kureyş ordusu iftihar ve gurur ile gelip iki taraf savaşa tutuştuklarında, Peygamber Efendimiz bir avuç çakıl aldı, yüzlerine doğru attı ve ‘Yüzleri kurusun’ buyurdu. Bunun üzerine düşman saflarında gözüyle meşgul olmayan bir müşrik bile kalmadı. Bundan sonra bozuldular, mü’minler de enselerine bindi, bir yandan öldürüyorlar, bir yandan da esir alıyorlardı. Sonra savaş sona erince müslümanlardan ‘şöyle kestim, şöyle vurdum, böyle esir aldım’ diye ileri geri konuşanlar ve yaptıkları ile övünenler oldu. İşte bu ayet bunun üzerine nazil oldu. Yani siz iftihar edip övünüyorsunuz, ama şunu iyi bilmelisiniz ki, onları sırf kendi gücünüzle yenmediniz, onları siz değil, Allah öldürdü. Ve attığın vakit de sen atmadın ya Muhammed! Bir remiy, bir atış şeklinde bir iş yaptığın vakit, düşmanlara isabet eden ve onları etkileyen, tümünün gözlerine batan o atışı sen atmadın, o atışın dış görünüşü senin idi, ama sonuçlarını ve etkisini sen yapmadın. Lakin Allah attı. Zira sana ‘at’ emrini veren o idi, attığın şeyi hedefine isabet ettiren, gayesine erdiren ve düşmanı bozguna uğratıp, sizi tepelerine bindiren ve galip getiren O idi. Eğer atanla, atılan merminin mahiyeti hesaba katılmayacak olursa bütün şan ve şeref, düşmanın boynuna inen bir kılıcın veya damarına saplanan okun veya gözüne batan çakıl taşının olması gerekir, o zaman da size hiçbir şeref hissesi kalmaz. Fakat şeref, ne kınında duran kılıcın, ne de yerdeki çakılındır. İşte o kılıcın, okun ve çakılın gazilere karşı durumu ne ise, gazilerin Allah’a karşı durumu ondan da aşağıdır. Çünkü onlar Allah’ın emrinde ve hizmetindedir. Öyleyse gaziler bilmelidirler ki hakikatte kendilerinin hiçbir hakları yoktur, büyüklük taslayıp böbürlenmeleri de yersizdir. Bütün bunları yapan ve yaratan Allah’tır.”[19]
Farklı müfessirlerden yaptığımız bu değerli alıntıların genel bir değerlendirmesi mahiyetini taşıyan Bediüzzaman’ın şu sözleriyle konuyu noktalayalım:
“Attığın zaman sen atmadın, lakin Allah attı’ ayetinin nass-ı kat’isiyle ve ehl-i tahkik umum müfessirlerin tahkikiyle ve umum ehl-i hadisin ihbarıyla Gazve-i Bedir’de, şu ayet haber veriyor ki, Resul-i Ekrem (a.s.v.), bir avuç toprakla küçük taşları aldı, küffar ordusunun yüzüne attı, ‘Yüzleri kavrulsun’ dedi. ‘Yüzleri kavrulsun’ cümlesi bir söz olduğu halde onların her birinin kulağına gitmesi gibi, o bir avuç toprak dahi her bir kafirin gözüne gitti. Her biri kendi gözüyle meşgul olup, hücumda iken birden kaçtılar. Hem, başta İmam-ı Müslim olarak ehl-i hadis haber veriyorlar ki Gazve-i Huneyn’de, Bedir gibi, kafirler şiddetle hücum ederken, yine bir avuç toprak atıp ‘yüzleri kavrulsun’ diyerek, her birinin kulağına bir ‘yüzleri kavrulsun’ sözü girdiği gibi, biiznillah her birinin yüzüne bir avuç toprak gitti, gözleriyle meşgul olup kaçtılar.[20] İşte Bedir’de ve Huneyn’deki harika olan şu hadise, esbab-ı adi ve kudret-i beşer dahilinde olmadığından, Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan ‘Ve attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı’ der. Yani o hadise kudret-i beşer haricindedir. Kuvve-i beşeriye ile değil, belki fevkalade bir surette kudret-i ilahiye ile olmuştur.”[21]
Görülüyor ki, gerek ‘rama (atma)’ fiilini ‘kalplerine korku salma’ şeklindeki tefsirinde, gerekse konu hakkındaki rivayetlerin sıhhatlerine yönelik tenkidinde Esed’i haklı çıkaracak herhangi bir delil mevcut değildir.
3) Hz. İsa’nın Beşikte İken Konuşması
“Meryem kucağında İsa olduğu halde kavmine geldi. Onlar dediler ki, ‘Ey Meryem, sen gerçekten şaşırtıcı bir şey yapmışsın. / Ey Harun’un kız kardeşi, senin baban kötü bir kişi değildi, annen de iffetsiz bir kadın değildi.’ / Bunun üzerine Meryem çocuğa işaret attı. Dediler ki, ‘Henüz beşikte olan bir çocukla biz nasıl konuşabiliriz?’ (İsa) dedi ki, şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni peygamber kıldı...”[22] Ayette, kavminin Hz. Meryem’e ‘henüz beşikte olan bir çocukla biz nasıl konuşabiliriz’ demelerinden ve ayetin devamından açıkça Hz. İsa’nın beşikte iken konuştuğu görülüyor.
Esed’in bu mucizevi olaya getirdiği yorumu hatırlayalım. Ona göre, Hz. İsa’nın beşikteyken konuşması mecazidir, çok küçük yaştan itibaren ilham kaynağı olan peygamberce bilgeliğe bir işarettir.[23] ‘Çok küçük yaş’ bilmecesini bilahare ‘erken çocukluk çağı’ olarak açıklamaktadır.[24] Kısa bir müddet sonra da Hz. İsa’nın ayetlerde geçen konuşmasının sonraki bir çağda yani yetişkinliğe ulaştığı ve kendisine fiilen peygamberlik görevi verildikten sonraki bir zamanda olduğunu söylemektedir.[25]
Söz konusu ayetin ve bahsettiği mucizenin açıklamasını Mevdudi’den dinleyelim. O şöyle der: “Kur’an-ı Kerim’i, kendi sözde bilimsel (!) görüşlerine göre tefsir etmeye çalışan kimselere göre, Hz. Meryem ile kavmi arasındaki tartışma, Hz. İsa’nın bebeklik değil, delikanlılık çağında yapılmış ve İsrailoğulları’nın yaşlı-başlı mensupları güya şöyle demişler: ‘Biz dünkü çocuk (yani hayli genç) ile ne konuşalım? Fakat Kur’an’ın ayetlerinin siyak ve sibakını gören herkes anlayacaktır ki bu saçma yorum, sadece gerçekleşmiş olan bir mucizeden kurtulmak için yapılmıştır. Bu tür itirazlarda ve tevillerde bulunanlar, Hz. Meryem’in kavminin kendisini azarlamasının ve kendisine hakaret yağdırmasının gerçek sebebini, şart ve zamanını görmezlikten geliyorlar. Kavmi, babasız bir çocuğun doğması üzerine öfkesini ancak olay taze iken belirtebilirdi. Hz. İsa’nın gençliğinde böyle bir münakaşanın yapılmasının anlamı yoktur. Surenin, bu olaydan hemen önceki ve sonraki ayetlerinde de durum açıklık kazanmaktadır. Ayrıca Al-i İmran ve Maide surelerinde de Hz. İsa’nın gençliğinde değil, beşikte bebek iken konuştuğu bütün açıklığıyla ifade edilmiştir. Al-i İmran Suresi’nde, melek, Hz. Meryem’e bir çocuğunun olacağını müjdelerken bu çocuğun beşikte konuşacağını söyler.[26] Maide Suresi’nde ise Cenab-ı Allah, Hz. İsa ile konuşurken, onun beşikte ve yetişkin iken konuştuğunu hatırlatır.[27]
Cenab-ı Allah, İsrailoğullarının kötü amellerinden ve günahlarından dolayı onları ibret verici bir şekilde cezalandırmadan önce, bütün delillerini ortaya koymak istiyordu. Bu amaçla, Ben-i Harun’un temiz ve dindar bir kızını, Kudüs’te Hz. Zekeriyya’nın öğrencisi olarak dua ve ibadette iken bakire olmasına rağmen Hz. İsa’ya gebe kıldı. Böylece, Meryem bu çocuğuyla halkın önüne çıkınca büyük bir heyecan fırtınası esecekti ve herkesin dikkatini çekecekti. Nitekim beklendiği gibi herkes heyecan, merak ve öfke içinde Hz. Meryem’e hücum edip etrafını sarınca, Allah yeni doğan bebeği konuşturdu ki, hem Hz. Meryem teskin olsun, hem de bu bebek büyüyüp peygamberlik mertebesine yükselince pek çok kişi bebek iken konuştuğuna şahit olduklarını belirterek O’na ve Allah’a itaat edebilsinler. Fakat buna rağmen İsrailoğulları cehalet, dalalet ve inatçılıklarını sürdürdükleri için kendilerine büyük bir ceza verilecektir.[28]
4) Ayın İkiye Bölünmesi
“Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. / Onlar bir mucize görseler yüz çevirip ‘bu gelip-geçici bir sihirdir’ derler. / Onu yalanladılar ve arzularına boyun eğdiler, hâlbuki her iş kendi amacına varıp karar kılacaktır.”[29] Görülüyor ki, ayın ikiye yarılması hadisesi, Kur’an-ı Kerim’de açık bir şekilde ifade edilmektedir, bu nedenle söz konusu olay, sadece hadisleri ilgilendiren ve onlardan kaynaklanan bir konu değildir.[30]
Esed’in, ‘ayın yarılması’ olayını konu edinen yukarıdaki ayetle ilgili tevilini hatırlayalım. Ona göre, ayın yarılması hadisesinin alışılmamış optik bir yanılsamaya yol açan, yine aynı ölçüde alışılmamış bir tür kısmi ‘ay tutulması’ olması muhtemeldir. Yine ona göre, ayetin olmuş-bitmiş bir olaya değil de gelecekteki bir olaya, yani Son Saat yaklaşırken meydana geleceklere ilişkin olduğu kesin gibidir.[31]
Ayette ‘ay yarıldı’ diye açıkça ifade edildiği ve hadislerde de[32] bu şekilde meşhur olduğu halde manayı ‘ay yarılacak’ şeklinde değiştirmek veya ‘durumun ortaya çıkması’ anlamında mecaza yormak yakışıksız ve anlamsız bir çaba olarak kalmıştır. Esed’in yorumları da bu çerçevede kalmaktadır. Son tahlilde yarılmanın gerçekleşen bir hadise olmadığını, ileride meydana geleceğini söylemektedir. Yarılma hadisesinin geçmişte olduğu kabul edilse bile, bunun optik bir yanılsamadan öte olmayan, alışılmadık bir tür kısmi ‘ay tutulması’ olabileceğini söylemektedir.
Böyle bir yaklaşım, gerçekten yadırganacak bir tavırdır. ‘Ay yarıldı’ ifadesinden hemen sonra gelen “Onlar bir mucize görseler hemen yüz çevirirler ve gelip-geçici bir büyüdür, derler.” cümlesi, ancak istenen bir mucizenin meydana gelmesinden sonra söylenmesi münasip olan bir ifadedir ve olayın gerçekleştiğinin bir başka kanıtıdır. Ayrıca ayetin ibaresinde geçen ‘görseler’ ifadesi, söz konusu mucizenin işitmeye konu olan Kur’an ayetlerinden öte, görmeye konu olan somut bir mucizenin kastedildiğini göstermesi açısından dikkate değer bir husustur.
Yine ayette geçen “Bir mucize görseler, gelip geçici bir büyüdür, derler” ifadesi, söz konusu yarılmanın kıyamet hengamındaki yarılma olmadığını göstermektedir. Çünkü bu ifadeye göre inkarcılar, anlatılan yarılma mucizesini gördüklerinde onu yalanlamışlar ve kabul etmemişler. Halbuki eğer bu hadise, kıyamet hengamında olacak olan bir olay olsaydı, bu olayı görenlerin onu yalanlaması ve inkar etmesi söz konusu olamazdı. “Kıyamet meydana geldiği zaman, / onun gerçekleşmesine yalan diyecek yoktur.”[33]
“Ayın yarılması” hadisesi meydana gelmiş bir hadise olarak kabul edildikten sonra, bu gerçekleşen yarılmanın gelecekteki yarılmaya şu manada bir işaret olarak algılanması mümkündür: Ayın yarılması, meydana gelmiş bir olaydır. Geçmişte meydana gelen bu yarılma, ayın ve onun gibi olan gök cisimlerinin de yarılıp parçalanabileceğini ve bu suretle kainattaki her şey hakkında Ahirzaman Peygamberinin haber verdiği kıyametin akla yakın olduğunu göstermektedir.
Evet, inkarcılar, saat (kıyamet) yaklaşıp ay yarıldığı halde ‘hala bir mucize görseler yüz çevirirler.’ Bir türlü akıllanmıyorlar, akıbeti düşünmüyorlar. İbret almak istemiyorlar da her gördükleri mucizeden yüz çeviriyorlar ve ‘gelip geçici bir sihirdir’ diyorlar. Ayette geçen ve bizim ‘gelip-geçici’ şeklinde tercüme ettiğimiz ‘müstemirr’ kelimesine birkaç mana verilmiştir. Birincisi: İbni Kesir’in benimsediği ve bizim de tercihimiz olan ‘gelip-geçici’ manasıdır.[34] İkincisi: Daha çok bilinen ve meallerde verilen, ‘yeniden yeniye cereyan eden, ard arda gelen, devam edegelen, süregelen’ manasıdır. Bu iki mana da ‘mürur’ mastarından türemiştir. Üçüncüsü: ‘Mirre’den türemiş olarak ‘kuvvetli ve sağlam’ anlamı verilmiştir. Bu mana ikinci şıkta verilen mananın lazımı olarak da düşünülebilir.[35] Sihir tabirine yakışan, ‘gelip geçici’ manasını vermektir. Mucizelerin süregelmesine yakışan da, kuvvet ve devamlılık ifade eden manadır. Öyleyse bu manaların hepsinin yeri olduğunu söylemek de mümkündür.
Son olarak, Bediüzzaman’ın konu hakkındaki değerlendirmesini özet olarak vermek istiyoruz. Şöyle demektedir:
“Ay gibi parlak bir peygamberi mucize olan ‘ayın yarılması’ hadisesini fasid fikirleriyle örtmeye çalışan kimseler diyorlar ki, eğer ‘ayın yarılması’ olayı gerçekleşseydi bütün dünya bilirdi, bütün insanlık tarihinin bu olayı nakletmesi gerekirdi. Bu evham bulutlarını dağıtacak çok noktalardan, şimdilik beş noktayı dinle.
Birinci Nokta: O zaman, o coğrafyadaki kafirlerin gayet şiddetli derecede inatçı oldukları tarihçe bilindiği ve meşhur olduğu halde, Kur’an-ı Hakim’in “ay yarıldı”[36] diyerek bu yarılma olayını umum aleme haber vermesine rağmen, onu inkar eden o kafirlerden hiçbir kimse, şu ayetin tekzibine yani haber verdiği yarılma olayının inkarına ağız açmamışlar... “Bu gelip geçici bir büyüdür, derler”[37] ayetinin açıkladığı gibi, tarihçe nakledilen şudur: O hadiseyi gören kafirler ‘sihirdir’ demişler. Demek ki olayın vukuunu inkar edemiyorlar, sadece kendilerince yorumluyorlar.
İkinci Nokta: Büyük muhakkiklerin pek çoğu, bu olayın mütevatir olduğunu söylemişler. Yani, tabakadan tabakaya öyle büyük bir topluluk nakletmiştir ki, yalanda birleşmeleri imkansızdır. ‘Halley’ gibi meşhur bir kuyruklu yıldızın bin sene önce çıkması gibi mütevatirdir. Görmediğimiz Serendip Adası’nın[38] vücudu gibi, tevatürle vücudu kat’idir, demişler. İşte böyle son derece kesin ve görmeye konu olan meselelerde asılsız şüphelere kapılmak akıldan uzaktır. Yalnız anlatılan olayın imkansız olmaması yeterlidir. Halbuki ‘ayın yarılması’, bir dağın volkanla yarılması gibi mümkündür.
Üçüncü Nokta: Mucize, peygamberlik davasının ispatı ve inkarcıları ikna etmek içindir, imana zorlamak için değildir. Öyleyse peygamberlik davasını işitenler için, ikna edecek bir derecede mucize göstermek lazımdır. Diğer taraflara göstermek veyahut zorla imana getirme derecesinde bir açıklıkla izhar etmek Hakim-i Zülcelalin hikmetine aykırıdır, teklif sırrına muhaliftir. Çünkü teklif sırrı, akla kapı açmayı, ancak iradeyi kişinin elinden almamayı gerektiriyor. Eğer Fatır-ı Hakim, ayın yarılmasını, filozofların arzularına göre bütün dünyaya göstermek için bir-iki saat öylece bıraksaydı ve bütün tarihlere geçseydi, o zaman diğer semavi olaylar gibi ya peygamberlik davasına delil olmazdı, risalet-i Ahmediyeye hususiyeti kalmazdı, veyahut bedahet derecesinde öyle bir mucize olacaktı ki, aklı zorlayacak, aklın iradesini elinden alacak, akıl ister istemez peygamberliği tasdik edecekti. O zaman da sırr-ı teklif zayi olacaktı.
Dördüncü Nokta: Bu hadise gece vakti, herkes gaflette iken, ani bir surette vuku bulduğundan dünyanın her tarafında elbette görülmeyecekti. Bazı fertlere görünse de, gözüne inanmayacak, inandırsa da elbette böyle mühim bir hadise, haber-i vahid ile tarihlere baki bir sermaye olmayacaktı. Bazı kitaplarda ‘ay iki parça olduktan sonra yere inmiş’ ilavesi ise, muhakkikler tarafından reddedilmiştir. Bu parlak mucizeyi kıymetten düşürmek niyetiyle, belki bir münafık eklemiş, demişler.
Beşinci Nokta: Ayın yarılması, kendi kendine bazı sebeplere binaen meydana gelmiş tesadüfi-tabii bir hadise değil ki, adi ve tabii kanunlarına tatbik edilsin. Belki güneş ve ayın Yüce Yaratıcısı, Peygamberinin elçiliğini tasdik ve davasını tenvir için, olağanüstü olarak o hadiseyi yaratmıştır. İrşad ve teklifin sırrıyla, Allah’ın hikmetinin istediği insanlara ‘susturucu bir delil olsun’ diye gösterilmiştir. Hikmetin gerektirmediği, istemediği ve peygamberlik davasını henüz işitmeyen dünyanın diğer yerlerindeki insanlara gösterilme gereği olmadığı için ihtilaf-ı metali, sis ve bulut gibi birtakım engeller perde yapılmıştır. Örneğin o vakit cehalet sisiyle çevrilen İngiltere ve İspanya’da güneş yeni battığı, Amerika’da gündüz, Çin ve Japonya’da sabah olduğu gibi, başka yerlerde başka engellere binaen ayın yarılması olayı gösterilmemiştir.”[39]
Son tahlilde, Esed’in, yarılmanın gerçekleşen bir hadise olmadığını, ileride meydana geleceğini söylemesi ve ayrıca yarılma hadisesinin geçmişte olduğu kabul edilse bile bunun optik bir yanılsamadan öte olmayan, alışılmadık bir tür kısmi “ay tutulması” olabileceğini iddia etmesi yakışıksız ve anlamsız bir çabadır. Böyle bir yaklaşım, gerçekten yadırganacak bir tavırdır. Kur’an’da, “ay yarıldı”[40] ifadesinden hemen sonra gelen “Onlar bir mucize görseler hemen yüz çevirirler ve gelip-geçici bir büyüdür, derler.”[41] cümlesi, ancak istenen bir mucizenin meydana gelmesinden sonra söylenmesi münasip olan bir ifadedir ve olayın gerçekleştiğinin ciddi bir kanıtıdır. Ayrıca ayetin ibaresinde geçen ‘görseler’ ifadesi, söz konusu mucizenin işitmeye konu olan Kur’an ayetlerinden öte, görmeye konu olan somut bir mucizenin kastedildiğini göstermesi açısından dikkate değer bir husustur. Konu hakkındaki rivayetler de, olayın gerçekleştiğinin ciddi bir kanıtı olup, söz konusu mucizeyi inkara geçit vermemektedir.
Maşallah Turan[1] A’raf 7/73
[2] Esed, a.g.e., I, 285 dpn. 57
[3] “Dediler ki, sen ancak büyülenmişlerdensin. / Sen yalnızca bizim benzerimiz olan bir insandan başkası değilsin, eğer doğru sözlü isen, bu durumda bir mucize getir-görelim. / Dedi ki, işte bu bir dişi devedir, su içme hakkı bir gün onun, belli bir günün su içme hakkı da sizindir.” Şuara 26/153–155
[4] Ki, Esed, deveyi bu şekilde niteliyor. Bk., Esed, a.g.e., I, 286 dpn. 57
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder